<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:yt="http://gdata.youtube.com/schemas/2007">
   <channel>
      <title>Taraf - Her Taraf</title>
      <description>Pipes Output</description>
      <link>http://pipes.yahoo.com/pipes/pipe.info?_id=7c4a00d89cc636894779266a29264bda</link>
      <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 22:32:04 -0800</pubDate>
      <generator>http://pipes.yahoo.com/pipes/</generator>
      <item>
         <title>ABDULLAH KARATAŞ * - ABD&amp;#8200;Doları, Asya, piyasa ve Türkiye</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44488</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Ekim ayında İstanbul&amp;#8217;da katıldığımız IMF toplantısının ardından Amerikan Doları&amp;#8217;nın rezerv para olmaktan çıkması üzerine ve dünyanın yeni iktisadi düzeni hakkında birçok tartışma yapılıyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;ABD Doları&amp;#8217;nın rezerv para olmaktan çıkması kolay kolay gerçekleşecek bir iş değil. Birincisi, ortada doğru dürüst bir para birimi yok. Ciddi manada, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu (mülkiyet haklarının çok sağlam olduğu), esnek işçi alma-çıkarmanın (labor market flexibility&amp;#8217;nin) çok geçerli olduğu, rekabetin hayata hâkim olduğu, siyasi istikrarın çok sağlam olduğu (darbelerden söz dahi edilmiyor Amerika&amp;#8217;da), ve nüfus yapısının sağlam olduğu (hem Amerikalılarda çocuk sahibi olma bilinci yüksek ve hem de göçmenlik &amp;#8211;immigration- sayesinde açıklar kapanıyor), teknolojik ilerlemeye açık en büyük dünya ekonomisi Amerika. ABD Doları&amp;#8217;nı dünyanın rezervi kılan aslında bu kurumsal (institutional) yapılardır. Ortada bir ciddi alternatif olmadığı müddetçe, dolar ne kadar değer kaybetse de rezerv para olmaktan çıkmaz. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Euroya talep patlar&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Teknik olarak, piyasadaki (yani euro-zone&amp;#8217;un dışı) euro para miktarı, doların yerini almaya yetmez. Farz edelim, insanlar doların yerine emtiaları euro olarak alıp satmaya kalksa, cari hesaplar açığı (current account deficit) patlamadan yeterince euro parası ECB (Avrupa Merkez Bankası) tarafından piyasaya yetiştirilemez. Şimdilik ortalama aylık olarak 8 milyar euro söz konusu cari hesaplar açığı olarak; euroyu dünyanın rezervi haline getirmek için aylık olarak takriben 100 milyar euroluk bir cari hesaplar açığı gerekir önümüzdeki bir kaç sene içinde. Avrupa bunu kaldıramaz. Eğer, piyasadaki euro arzı hiç değiştirilmeden euroya geçersek dünyanın rezerv parası olarak, euro için talep o kadar patlar ki euronun değeri fırlar ve bu euro değerlendirilmesi (euro revaluation) euro-zone&amp;#8217;un GDP&amp;#8217;sini ciddi manada sakatlar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Siyasi olarak bu senaryo düşünülemez. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Avrupa devreye girer&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Artı, ECB para arzını kolay kolay kendi kontrolünden çıkarmak istemez; euronun rezerv parası olması demek, ECB artık para arzını (money supply) kontrol edemiyor demektir. Türkiye&amp;#8217;yi dahi AB&amp;#8217;ye kabul etmekte tedirginlik gösteren bir Avrupa kolay kolay para arzının kontrolünü yabancılara (Suudi Arabistan, Küveyt, Çin, Amerika vs.) devretmez. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Amerikan hükümeti zayıf dolar politikasını ekonomik canlanmayı sağlamak için sürdürüyor. Zayıf dolar stratejisi kaçınılmaz. Bütçe açığı o kadar büyüdü ki bu yükün altından kalkmak için Amerika doların değerini düşürmek zorunda, yoksa enflasyonu körükler. Zayıf doların maksadı, hem ihracatı arttırmak hem de yabancılara (Çin vs.) olan borcun değerini düşürmek. Ama, orta ve uzun vadede, enflasyonun önüne geçmek için ve piyasa zorlamasıyla, Amerika, faizleri yükseltmek zorunda kalacak. Amerikan faizleri yükseldikçe, doların gücü artar; yani zayıf dolar stratejisi kısa vadeli bir çözüm olarak düşünülüyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Aslında, Amerikan hükümetinin krize &amp;#8220;çözüm&amp;#8221; olarak sunduğu paketlerin çoğunluğu kısa vadeli bakışla üretilmiş ve orta ve uzun vadeyi ihmal etmiştir. Orta ve uzun vadede, Amerika&amp;#8217;da siyasi nedenlerle, arzı &amp;#8220;supply-side&amp;#8221; arttırmaktan uzaklaşıp, talebi arttırma &amp;#8220;demand-side&amp;#8221; çözümlerine geçmeleri çok muhtemel. 2010&amp;#8217;da Kongre için yapılacak seçimler bu istikameti güçlendirir; halktan devlet harcamalarına karşı ciddi bir tepki söz konusu. &amp;#8220;Demand-side&amp;#8221; çözüm olarak vergilerin düşürülmesi tüketicileri cesaretlendirir ve piyasayı canlandırır; işsizliği azaltmak için şirketlere vergi muafiyetleri verilebilir. Arzı arttırma &amp;#8220;supply-side&amp;#8221; müdahalesi hem geçerli (sustainable) değil, hem de tüketicilerin işine pek yaramıyor (şunu da bilelim ki, Amerikan ekonomisinin yüzde 70&amp;#8217;i , tüketiciler tarafından yönlendiriliyor). &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Zayıf dolar sona erince&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Zayıf dolar devam ettiği müddetçe, Amerikan ekonomisi başkalarının pahasına güçlenmeye devam edecek. Ama, bu demek değil ki zayıf dolar sona erdiğinde Avrupa piyasası ya da Çin doğal olarak güçlenmeye devam edecek. Dolar kuru, dünya ekonomilerinin yapısında sadece faktörlerden bir tanesidir. Bunlardan daha önemli olan o ülkelerin kurumsal ve demografik yapıları (uzun vadede), yaratıcı eğitimi, müteşebbis ruhu ve teknoloji yatırımları, ve ticari politikaları (vergi oranları, esnek işçi pazarı, vs.). &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;nbsp;Amerika&amp;#8217;nın dışında dünyada en çok iktisadi potansiyeli olan ülke Hindistan&amp;#8217;dır. Nüfus nüfuzdur. Amerika&amp;#8217;nın nüfusu 330 küsur milyon olmasaydı, Amerika bugün Amerika olamazdı. Nüfusla piyasa genişliyor, uzmanlık (specialization) artıyor vs. Hindistan&amp;#8217;da hem nüfus var, hem de haddinden fazla eğitime yatırım yapılıyor. Üstelik Hindistan&amp;#8217;daki sistem Çin&amp;#8217;e nazaran çok daha şeffaf ve demokratiktir. Hindistan&amp;#8217;daki mahkemeler genelde siyasi kararlardan uzak durur, bilhassa (devletçi) Çin&amp;#8217;e nazaran; yani hukukun üstünlüğü geçerli. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Nüfus, eğitim, ve hukukun üstünlüğü mevcuttur Hindistan&amp;#8217;da ve bu yüzden bu ülkedeki piyasanın geleceği çok parlak. Çin&amp;#8217;deki sistem daha hantal ve kararlar siyasi olduğu için sermaye verimsiz yatırımlara doğru gidiyor (inefficient allocation of capital). Mesela, devlete bağlı şirketler devlete bağlı bankalardan kolay kolay borçlanabiliyorlar Çin&amp;#8217;de. Hindistan&amp;#8217;da rekabet söz konusu olduğu için bankalar verimsiz yatırımlardan uzak durmayı tercih ediyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Küresel kriz Amerika&amp;#8217;da başladı, ama yine bu krizden ilk önce Amerika çıkar. Amerika&amp;#8217;daki sistem çok esnek (labor market mobility), eğitime ve teknolojiye çok yatırım yapılıyor (Avrupa, Asyaya nazaran), ve haddinden fazla rekabet var. Kriz Amerika&amp;#8217;da başlamasına rağmen bütün dünyadan sermaye yine Amerika&amp;#8217;ya akın ediyor. Niye acaba? Amerika&amp;#8217;da siyasi istikrar var ve hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları haddinden fazla sağlam. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öbür Asya ekonomilerinde Tayvan ve Singapur başarılı olmaya devam eder; Çin&amp;#8217;den gelen bilgi birikimi ve teknolojiden yararlanıyorlar ama Çin&amp;#8217;e nazaran daha şeffaf yönetim ve devlet yapıları var. Endonezya hem Çin&amp;#8217;den gelen birikim hem de Malezya&amp;#8217;dan gelen teknolojiden faydalanıyor. Bunların arasından yatırım için en cazip olanı 240 milyon nüfuslu Endonezya&amp;#8217;dır. Vietnam&amp;#8217;da iktisadi kalkınmalarda ve yabancı sermaye çekiminde önemli bir rol oynayabilir. Türkiye&amp;#8217;ye gelince, Türkiye bu küresel gelişmelerden faydalanabilir. Türkiye&amp;#8217;nin bölgesel bir finans merkezi olması için tahsilli mühendisler ve kâfi mühendislik okulları, yollar, binalar vs. hazır. Ama göz önünde tutmamız gereken faktörler var: hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları (property rights) bir piyasanın gelişmesinde en önemli unsurlardan. Mesela Malezya Merkez Bankası ve hükümeti yaptıkları hukuki alt yapıyla varlığa dayalı (asset-based bonds) pazar yoluyla Körfez sermayesini kendine çekmektedir ve bu yolla alt yapılarını (binalar, yollar, köprüler, enerji üretim merkezleri vs.) yenilenmekteler. Gelecekleri bayağı parlak. Türkiye de, yapmacık itirazları yenerse, aynısını yapabilir. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Hindistan&amp;#8217;ı örnek alabiliriz&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye'nin eğitim sistemini sürekli bir şekilde geliştirmek gerek, daha esnek ve yaratıcı olmalı ki Türkiye&amp;#8217;nin genç nüfusu dünya bazında rekabet edebilecek donanımlara sahip olabilsin. Türkiye&amp;#8217;nin eğitim sistemi daha esnek bir hale getirilebilinirse, işsizlik oranında düşüş gözlenebilir, ve de Türkiye&amp;#8217;nin bölgesel bir finans ve ticari merkezi olma olasılığını arttırabilir. Eğitim konusunda Hindistan&amp;#8217;daki gelişmeleri örnek alabiliriz. Türk Lirası&amp;#8217;nın kuruna gelince, ülkemiz, ihracatı arttırma amaçlı daha da esnek mali politika takip edebilir. Faizlerin düşmesi hem ülkenin borç yükünü azaltabilir, hem de ihracatçıları teşvik edecek bir şekilde Türk Lirası&amp;#8217;nın kurunu düşürür. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye demokratik reformlara devam ederse ve hukukun üstünlüğünü hâkim kılarsa, ki o istikamette devam ediyor, dünya sermayesini kendine doğru başarıyla çekebilir ve halkın gelir seviyesi ve yaşam standartları artmaya devam eder. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ve Türkiye, hem Avrupa için, hem Rusya için, ve hem de Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkeleri için bir cazibe merkezi haline gelebilir. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Natixisbank Kredi Bölümü Başkan Yrd. / abdullah.karatash@us.natixis.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>ABDULLAH KARATAŞ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_75d7b5d95515fbf445c37a786ecade73</guid>
      </item>
      <item>
         <title>DİLAVER DEMİRAĞ * - İklim ve kibir 2: Doğan Tarkan&amp;#8217;a ekoloji dersleri</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44487</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Doğan Tarkan&amp;#8217;nın &amp;#8220;talihsiz&amp;#8221; bulduğu yazıma, daha da talihsiz bir üslupla verdiği cevap, iklim ve kibir yazıma kimi sosyalist mahfillerden gelen tepkiler, bu yazının sosyalistlerin bir bölümünün zülfiyârine dokunduğunu ortaya koyar mahiyette. Öncelikle amacım bütün sosyalistleri zan altında bırakmak değildi bu biline. O yazıda hedefim daha çok ortodoksi ile hesaplaşmadan Marks&amp;#8217;a ekolojist anlamda sürdürülebilirlik atfedecek kadar ekolojik bir aymazlık sergileyen John Belamy Foster, onu papağan gibi tekrarlayan bazı sosyalistler ve iklim değişimini insana endeksleyen Castro gibi türcüler idi. Bunlar her zaman eleştirilerime hedef olacaklar. Ama Doğan Tarkan kendisi ve partisi bu tartışmada konu değilken, üzerine alınmış ve bana saldırgan bir cevap yazmış. Öncelikle ben Tarkan&amp;#8217;ın partisinin çevre mücadelesi içindeki konumunu takdir ediyorum elbette, ama partisinin düşüncelerini hiç paylaşmıyorum. Her neyse ben bu cevabım da onunla aynı üslubu olabildiğince benimsememeyi tercih ettim. Çünkü polemik zevkinden daha önemli şeyler var bana göre. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öncelikle evet, Küresel Isınma eylemlerini KEG&amp;#8217;in içinde yer alarak hazırlayanlardan değilim. Çünkü KEG ile Doğan Tarkan&amp;#8217;ın partisi arasında organik bağlar olduğu izlenimi edindiğim için, bu yapıda yer alan diğer Yeşil arkadaşlarımın tersine ben bu yapıdan uzak kalmayı tercih ettim. Bu tamamı ile benim kendi şahsi kararımdı. Ancak Yeşillerin Küresel Isınma ilgili tüm kampanyalarında ben de çalıştım, karınca kararınca omuz verdim/veriyorum. Yani Tarkan&amp;#8217;ın &amp;#8220;uydurduğu&amp;#8221; gibi işin aktivizm boyutundan uzak, masa başında ahkâm kesenlerden değilim. 24&amp;#8217;ünde yapılan eylemlerde Yeşillerin pankartını tutacak kadar da ön saftaydım. Dahası Bay Tarkan muhtemelen bu meseleler ile hiç ilgilenmiyor iken, ben Türkiye Yeşiller Hareketinin ilk kuşak aktivisti olarak birçok eylemde bulundum, hazırlanmasında yer aldım. O yüzden çiçeği burnunda bir çevrecinin, benim gibi ekolojist bir dinozora laf atmadan evvel iyi düşünmesi daha doğru olurdu. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Eleştirinin hakkı&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Doğan Tarkan&amp;#8217;ın arada laf attığı ve çokça haksızlık ettiği Yeşiller birçok yaratıcı eylem yapmış, &amp;#8220;Türkiye Kyotoyu İmzala&amp;#8221; imza kampanyasında topladığı 170 bin imza ile, iklim değişikliği eylem planlarıyla, nükleere karşı &amp;#8220;Uyumuyoruz&amp;#8221; eylemleri ile ses getirmiş, daha 80li, 90lı yıllarda Akkuyu da Nükleer santral yapımının iptaline neden olacak eylemler örgütlemiş, iklim, enerji, ekoloji gibi konularda etkili olmuş bir yapılanma. O yüzden Bay Tarkan&amp;#8217;a Yeşillere çamur atmadan evvel kendilerinin bu meselelerdeki cemaziyülevvel farkını dikkate almasını öneririm. Dahası Yeşillerin KEG&amp;#8217;e en çok omuz veren siyasi yapılardan biri olduğunu da akılda bulundurmasını beklerim. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Eleştiri ve kibir&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öncelikle ben &amp;#8220;çamur atmadım&amp;#8221; ben ısrarlı bir biçimde eko-Marksistlerin ekoloji meselesinin gerçek mahiyetini kavrayamadıklarını söyledim. Bunun da en önemli kanıtı eko-Marksistlerin hâlâ ekolojik sorunlara Marks ve Engels&amp;#8217;in değindiklerini iddia etmesi (bkz. Kovel, bkz. Löwy, bkz. özellikle de J. Belamy Foster ve diğer eko-sosyalistlerin çoğu). Bu da bazı Marksistlerin bir başka kurnazlığı kanımca, çünkü Marks da yer alan &amp;#8220;emek insanın özüdür&amp;#8221;, &amp;#8220;emek yoluyla doğa üzerine egemenlik kurmak&amp;#8221;, &amp;#8220;kapitalizm ilerici rol oynuyor&amp;#8221; vb anti- ekolojik birçok temayı gözden saklamaya yarıyor bunlar. O yüzden bu tür Marksistler hâlâ sıkı Descartes&amp;#8217;çı ve aydınlanmanın sadık çocukları olarak tamamı ile yabancı oldukları bir alanı kapsayarak ya da Marksizm&amp;#8217;e yamayarak, Marksizm&amp;#8217;deki birçok Viktoryen (burjuva bakış açısı içeren) sorunu giderme peşindeler (bkz. Löwy, Dünyayı Değiştirmek Üzerine, s:12). Ama bu halleriyle Murray Bookchin&amp;#8217;in deyimi ile &amp;#8220;yeşil kolluklu amatörler&amp;#8221; olmaktan öteye gidemiyorlar ve olsa Marks&amp;#8217;ın çevreci yanlarına ışık tutuyorlar; ki zaten bir ekolojist olarak ben eko-sosyalizmi de, Bay Tarkan&amp;#8217;ın önermelerini de çevreci buluyorum. Fakat bunların dışında, bir Marksist olsaydım da Belem manifestosunu yazan eko-sosyalistlerin de, DSİP&amp;#8217;in de birçok iddialarını da, hatta anti-kapitalistliklerini de bir şehir efsanesi sayardım. Çünkü esas olarak toplu taşımacılıkla, yenilenebilir enerjiyle yapılan bir anti-kapitalizm bence anti-kapitalizm değildir. Bu önermeler meseleye teknik boyutu ile bakan, çözümü de orada arayan bu nedenle de kapitalistler ile aynı yerden bakan önermeler. Önerdiğiniz çözümleri Al Gore&amp;#8217;da öneriyor, liberal çevreciler de söylüyor. Peki, farkınızı fark ettirecek ne? Sosyalizm mevcut teknolojiyi aynen kullanacaksa, onu yaratan üretim ilişkilerini de sadece mülkiyet ilişkilerini değiştirerek aynen sürdürecek demektir. Bu nasıl sosyalistliktir? &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;İklim değişimi neden ekolojik bir sorundur&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bay Tarkan&amp;#8217;da, bana yanıt verme telaşındaki başka Marksist çevreciler de ısrarla iklim değişimi ekolojik bir sorun değildir diyorlar. Bu söz Berkeley&amp;#8217;in sözleri üzerine taşa tekme savuran felsefecinin tutumuna benziyor (Madem duyular dışında dünya yok, al sana işte, bak duyular dışında da dünya var) ama bunu yapan kişi için Bertrand Rusell (taşa tekme savuran Dr. Johnson&amp;#8217;u) Filisten yani felsefe konusunda cahil, akılsız ve züppe ifadesini kullanmış. Ben de bu sözü akılsızca ya da züppece olmasa da cahilce buluyorum. Ekolojik cahillik ürünü. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bununla söylemek istedikleri şu aslında; İklim değişimi ve nedeni olan küresel ısınma doğal bir şey değildir, küresel ısınma tamamıyla insan nedenli (yani siyasal/ekonomik sistem kaynaklı) bir şeydir. Bunu söylerken ucuz bir demagojiyle beni karbon lobisi ile bir tutmuş oluyorlar. Bu söze kargaların gülmeyeceğinden eminim, çünkü kargalar zeki hayvanlar olarak iyi espriyle, kötü espriyi ayırt edebililirler. Öncelikle şunu söyleyeyim tür kaybı da insan kaynaklıdır, ama bu onun doğayla ilişkili olduğu gerçeğini değiştirmez. Biz ekololojistler iklim değişimini küresel ekolojik sorunların başına koyarız, çünkü bizim literatürümüzde ekolojik demek tek anlama gelir: Doğaya ilişkin olan. Yine ekolojik sorun demek doğadaki sistemlerde yaşanan köklü değişimlerdir ki bizler çoklukla buna bozulma ya da bozuşma deriz. Mesela ekoloji biliminde sıkça örnek verilen ötrifikasyon yani yosunlaşma da insan kaynaklıdır ama ekolojik bir sorundur. Ekolojide döngüler vardır. Azot, karbon, kükürt vb, bunlar eko sistemlerde bir çevrim içinde olurlar ve doğada bu maddeler çevrim gereği kapanır. Küresel ısınma da nihayetinde karbon döngüsünün kapanamamasının bir ürünüdür. Ancak doğada bu maddeler kapanırken insan müdahalesi işin içine girdiğinde, yani doğanın kendi kapasitesi içinde kapatabileceğinden fazla karbon atmosfere salındığında, bu döngü kapanmaz ve karbon birikmeye başlar. İşte Küresel Isınmanın insan kaynaklı ama temel de ekolojik bir sorun olmasının nedeni de budur. Sanayi uygarlığının atmosferi bir atık deposu gibi kullanması (üstelik bu, sanayi öncesinden yoğun bir kömür kullanımına dayanan Ortaçağ&amp;#8217;dan başlayan bir süreç olduğu için kapitalizmi tek başına sorumlu ilan etmek, tarihe ekolojik yönden bakmama eksikliğidir). &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Ne diyoruz&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Biz ekolojistler de küresel ısınma insan kaynaklı deriz, bunu söylerken soyut bir insan kavramını değil modern endüstri toplumunun insanını ve tüketim toplumunu merkeze koyarız, Kapitalizm kavramı yerine, içine sosyalist etiketli sanayi toplumlarını da katarak endüstriyalizm kavramını kullanırız. Bununla kastımız bir bütün olarak sanayi uygarlığıdır ve sanayi uygarlığını ele alırken kapitalizmi bu uygarlığın bir parçası sayarız. Ve başlıca nedenlerden birini, insancıllık denilen ve evrimin üst basamağına insanı yerleştiren modernitenin bir parçası olan hümanist insan merkezciliği yargılarız. Ama tür olarak insanı eleştirmek ve yine insanı evrimin üst basamağına koymayı yerin dibine sokmak birçok sosyalistin pek yapamayacağı bir şey (burada insancıllığı, sanayi uygarlığını eleştiren kimi sosyalistleri dışarıda tutuyorum, onlarla bir sorunum yok, benim sorunum ekolojizmi anlamadan bize bu konuda ders vermeye çalışan çokbilmiş sosyalistler ile) çünkü onlar hâlâ sorunun (tıpkı Al Gore, Obama vb. gibi) teknik müdahaleler ile aşılacağını iddia eden, ekonomik refahtan ciddi bir taviz vermeyi kabul etmeyen Jonathon Neale gibi sosyalist etiketli ilerlemeciler. Öyle olunca da dediğim gibi ekolojizm konusunda yabancı dilde konuşan turist konumunda oluyorlar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öncelikle yenilenebilir enerjilerin Sahra çölü gibi merkezi kullanımları da sonuçta sanayi tipi bir kullanım olacağından, sistemi kökten değiştirmeyecektir. Dahası sonuçta atmosferdeki atıklar kalkınmanın, büyümenin bir sonucudur. Tam da bu nedenle Neale anti-kapitalist değildir, çünkü tüketime dayanan ekonomik gelişme mantığını reddetmiyor. Buna karşılık biz Yeşiller, tam da bu nedenle, Neale&amp;#8217;den ve onun görüşlerine dayananlardan çok daha çağdaş bir anti-kapitalistiz. Dahası var ilerlemenin, değer mantığının eleştirisi, refah ile yoksulluk arasındaki bağın eleştirilmesi ve bu anlamda gelişmenin sorgulanması, gönüllü basitliğin savunusu, doğadaki çeşitlilik ekseninde sanayi toplumun tek boyutlu kitle kültürünün eleştirisi ve çok boyutlu bir kültürel çeşitlenmenin savunusu, insanın demokratik standartlarının yükselmesi anlamında doğrudan demokrasi ve insani ölçek vurgusu gibi birçok kavram ekolojistler, Yeşiller ile Sosyalistler arasında köklü bir fark yaratır. Kaldı ki bu konuda tek başına kapitalizmi suçlamaları da, ekolojik sorunların geçmişe dayanan kaynağını anlamak istememelerinden (bunu belki bir başka yazıda açarım). Dahası sosyalistlere neden kimi noktalarda çok açık bir itirazda bulunduğumu ve zaman zaman sert bir üslupta eleştirdiğimi de birkaç yazıyla açıklamayı hedefliyorum. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hâsılı Ekolojizm, Küresel Isınma gibi konularda Tarkan gibi sosyalistler ile olan anlayış farkı üzerine söylenecek çok şey var, ama bunu bir gazete makale sınırları içinde yapmak zor. Ama Üç Ekoloji dergisinde bu konuda sosyalistlere söyleyecek çok sözüm olacak Bay Tarkan&amp;#8217;ı oraya beklerim. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Yazar ve Yeşil Aktivist / dilaverdemirag@yahoo.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>DİLAVER DEMİRAĞ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_79acdbd638006b1af3343ed4c22b95fe</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MUSTAFA YELKENLİ * - Evet faşisttir</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44416</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;TC kurulduğu andan itibaren iflas eden bir devlettir. Çünkü zihniyeti, ideolojisi Türkiye&amp;#8217;nin sosyal, kültürel, etnik ve mezhepsel gerçeğiyle bağdaşmıyordu. Bu gerçekliklere karşı, bunların tamamen dışında zorlama bir yapılanmaya gidildi. Ve her icraat sonuçları itibarıyla iflası derinleştirdi. Burada sorulacak soru şu: Bu zorlama yapılanma tüm iflaslara rağmen nasıl bugüne kadar gelebildi? Yanıt, halkların üzerinde korku yaratarak... Çünkü bu devlet bir korku devletiydi. Yarattıkları yapay korkuları dolaşıma sokarak iktidar olabileceklerini çok iyi biliyorlardı. İktidarın sahipleri korkunun yetmediğinde sıkıyönetimleri, idamları, katliamları, faili meçhulleri, işkenceleri uygulamaktan çekinmediler. Korku ile halkları teslim alma dönemi bittiğinden bu yana hukuki katakullilerle sistem ömrünü uzatmaya çalışıyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bugün tüm kurumlarıyla derinliğine bir iflas yaşayan rejimin kodlarını çözmek için Lozan&amp;#8217;a kadar gitmek gerekiyor. İktidar, Lozan&amp;#8217;da kaybedilen 5 milyon kilometrekare toprağı görmezden gelip bunun bir zafer olduğu yalanını söyleyerek rejimi yalan üzerinde şekillendirdi. Bu yalanı onlarca yalan izledi. Cumhuriyetin cumhuriyetle, laikliğin laiklikle, halkçılığın halkla ilgisi olmadığı halde bunlar topluma benimsetildi. Ulusal egemenlik, köylü efendimizdir, devrimcilik, dört tarafımız düşman, Türk&amp;#8217;ün Türk&amp;#8217;ten başka dostu yok gibi akla gelebilecek her konuda yalan söylendi. Bu sistemin temelinde yalan önemli bir dayanak haline geldi. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bir diğer konu, Lozan&amp;#8217;dan önce her seferinde dile getirilen Kürtlere özerklik, kimlik tanımı konusunda verilen sözler unutularak Kürtlerin inkâr edilmesiydi. İnkâr isyanları doğurdu. Barışçıl ve demokratik yöntemlerle sorunun çözümü yerine, iç düşman tanımı yapılarak şiddet esas alındı. Halklar arasında kardeşlik, güven duygusu bizzat devlet eliyle yok edildi. Bu nedenle bu sistem iki önemli kavramı çok abarttı. Devleti ve milleti... Bu sistemde devlet kutsal, millet olarak Türklük de en büyük olarak nitelendirilerek kan ve ırka dayalı bir milletçilik geliştirildi. Yalan ve inkârı temel dayanak olarak alan bu sistem ceberut, otoriter, insanlık düşmanı haline geldi. Devleti kutsayan bu zihniyet Mussolini&amp;#8217;nin faşist ideolojisine, büyük Türk milleti esprisiyle Nazilere esin kaynağı oldu. Nitekim Mahmut Esat Bozkurt bunu çok net bir şekilde yazar: &lt;b&gt;&amp;#8220;Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadığını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür&amp;#8221; &lt;/b&gt;(Mahmut Esat Bozkurt, &lt;i&gt;Atatürk İhtilali&lt;/i&gt;, sayfa 137, Altın Kitaplar 1967) Diğer taraftan Hitler de haklı olarak Mustafa Kemal&amp;#8217;in ölümü üzerine verdiği demeçte &lt;b&gt;&amp;#8220;Mustafa Kemal&amp;#8217;in birinci öğrencisi Mussolini, ikincisi benim&amp;#8221; &lt;/b&gt;(Falih Rıfkı Atay, &lt;i&gt;Çankaya&lt;/i&gt;, cilt:1 sayfa 205, 19379) demiştir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Meclis&amp;#8217;te Onur Öymen Mustafa Kemal&amp;#8217;in emriyle yüz bin kadar kişinin katliamına neden olacak bastırma operasyonunu dile getirince CHP&amp;#8217;nin Kürtlere olan tarihsel bakışı yeniden tartışılır oldu. AKP ve DTP &amp;#8220;artık analar ağlamasın&amp;#8221; diyerek gündeme aldıkları barışçıl çözümün konuşulduğu Meclis&amp;#8217;te Onur Öymen, Dersim&amp;#8217;de analar ağlamadı mı diyerek Kürtlerin demokratik ve insani taleplerini aynı yöntemlerle bastırılması gerektiğini işaret etti. Tepkiler üzerine Öymen, söylediklerinin arkasına durarak, bu isyanı bastırma emrini veren Mustafa Kemal faşist miydi diye sorarak yüce önderlerini öne çıkartıp tartışma konusu yaptı. İyi de yaptı. Artık bundan sonra sistem, rejim ve devlet tartışma konusu olunca Mustafa Kemal ve onun algılama biçimi tartışmaların özünü oluşturacak. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sonuç itibariyle, bilindiği gibi Mustafa Kemal&amp;#8217;i koruma adı altında bir ceza maddesiyle bu ideolojinin derinliğine eleştirilmesinin engellenmesi söz konusu. Bu ceza maddesi kaldırıldığı takdirde &amp;#8220;Mustafa Kemal faşist miydi değil miydi&amp;#8221; sorusuna çok net bir yanıt verileceğinden Onur Öymen emin olabilir. Ama şurası kesin ki CHP kurulduğu andan itibaren faşist karaktere sahip bir partidir. Bugün de izledikleri siyasetin ve zihniyetin faşizmden pek bir farkı yoktur. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Barış ve Demokrasi Partisi Ankara İl Başkanı / myelkenli@hotmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>MUSTAFA YELKENLİ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_4decd6ca82b9376b08195605538d5a2c</guid>
      </item>
      <item>
         <title>RAGİP SOYLU * - Baro için büyük, bizim için sıradan bir eylem</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44415</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Geçtiğimiz çarşamba daha &amp;#8220;yargıda dinleme&amp;#8221; olaylarını protesto eden avukatlar Taksim Meydanı&amp;#8217;na gelmeden ve biz de &amp;#8220;Darbeci Baro Taksim&amp;#8217;e Hoşgeldin&amp;#8221; pankartı asmadan, arkadaşım Hayri İnce ile beraber odamızda başımıza gelebilecek şeyleri konuşuyorduk. &amp;#8220;Eylem sonrası binadan nasıl çıkacağız? Odayı nasıl terkedeceğiz&amp;#8221; gibi sorulardı bunlar. Bir yarım saat sonra linç edilebileceğimiz ihtimali aklımızdan bile geçmiyordu. Aslında bir nevi eğlenmeye geldiğimiz de söylenebilirdi. Önce bir paket Antep fıstığını, sonra da bir paket çikolatayı mideye indirdik. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Düşünsenize üzerlerinde allı yeşilli görkemli cübbeleriyle Avukatlar, CHP Milletvekilleri, denilene göre sivil kıyafetli savcılar ve toplumun &amp;#8220;Damat, Pierre Cardin, Ray-Ban vb.&amp;#8221; giyen kesiminden mürekkep bu güruh yönelttiğimiz bir eleştiriden sonra üzerimize saldırır mıydı? Hiç sanmıyorduk. Ama yaşadığımız şeyler gösterdi ki yanılmışız. 46 Baro&amp;#8217;dan müteşekkil Avukatların oluşturduğu kortej ellerinde pankartlar ve bayraklarla saygı duruşunda bulunmak için geldikleri Taksim Anıtı önünde basın açıklaması yapmaya başlar başlamaz heyecanla pankartı sarkıttık. Arkamı dönüp, çevremi yokladığımda Hayri&amp;#8217;nin ortada olmadığını gördüm, adam asansöre varmıştı bile. Temizlik görevlilerinin &amp;#8220;bu takım elbiseli adam nereye koşuyor?&amp;#8221; bakışlarıyla hiç ilgilenmediği ortadaydı. Ben de peşinden asansöre atladım ve düğmeye bastık. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Asansörün kapısı açılır açılmaz büyük bir hengâmenin ortasına düştük. Ellerinde bastonlar, üzerlerinde cübbelerle, çoğunun saçına ak düşmüş koca koca adamlar tepkilerini bağıra çağıra dile getiriyorlardı. Cübbe, güneş gözlüğü kombinasyonuyla 2009 sonbahar/kış sezonuna damgasını vuran Avukat ağbiler Galatasaray için bestelenmiş olan &amp;#8220;çıldırın, çıldırın&amp;#8221; adlı melodiye eşlik eder gibi resepsiyonu tokatlıyorlardı. Biraz sonra bizi omuzlarımızdan sarsmaya, sağımızı solumuzu çekiştirmeye başladılar. Lobi gittikçe kalabalıklaşırken ve &amp;#8220;Hukukçu güruhu&amp;#8221;nun bizi tartaklamasına hatta deyim yerindeyse kibritlerini çakmalarına az kalmışken bir adam bize yol gösterdi de kendimizi lobiden geçilen bir koridora atabildik. Mahkeme salonlarının &amp;#8220;Mösyö&amp;#8221;leri bulunduğumuz koridorun kapılarını da zorladılar. Kendi kendimize gülümseyerek biraz da endişelenerek duvar dibine sotalandık. Her gelen polis &amp;#8220;bunlar mı ya, siz misiniz harbiden&amp;#8221; diye soruyordu. Yeterince paçoz olmadığımız için bizi militan bulmadılar sanırım. Sonradan yeterli sayıda güvenlik ekibi olay mahalline geldi de dışarıya çıkabilecek kadar güvenlik sağlanabildi. Gizlice Otelin mutfağına inip, oradan garaja geçmemiz ve polis otosuna bindirilmemiz, bizi ömrü hayatımızda hiç beklemediğimiz kadar mesut etti. Cidden Taksim gibi bir yerde polisin bizi Avukat ellerinden kurtaracağını düşünmezdik. Meğerse Polis AB&amp;#8217;ye girmiş de, Avukatlar da geri kalmış. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Halbuki geçtiğimiz aylarda İstanbul Barosu tarafından gerçekleştirilen açıklamalardan ve söz konusu kortejde yer alan kişileri tanıdıktan sonra bunu garip bulmak olası değil. &amp;#8220;Türk olmayanlar ancak köle olma hakkına sahiptir&amp;#8221; diyen Mahmut Esat Bozkurt adına her sene ödül veren ve CMK Avukatları grev yaparak karakollara Avukat göndermezken &amp;#8220;darbe yapmakla&amp;#8221; suçlanan kişilere istisnai bir şekilde bedava Avukat tahsis eden bir Baro, toplumun belirli bir kesimi için &amp;#8220;Eşitlik ancak eşit insanlar arasında olur&amp;#8221; diyen bir Baro Başkanı, sadece Yargı&amp;#8217;daki dinlemeler için tepki gösteren, bunun dışında bırakın Türkiye&amp;#8217;yi, İstanbul&amp;#8217;da yaşanan hiçbir hukuksuzluk için eylemde bulunmayan bir Baro yönetimi... Kendi paramızla tuttuğumuz odaya &amp;#8220;özel mülkiyete tecavüze&amp;#8221; varacak bir şekilde çılgınlar gibi giren ve astığımız pankartı indirdikten sonra &amp;#8220;muzaffer komutan edasında&amp;#8221; açıklama yapan TGB Lideri gibi pek çok Ergenekon sanığı da bu topluluk içinde mevcut. Zaten &amp;#8220;nasıl olsa serbest bırakacaksınız, bize verin onları&amp;#8221; diyen bu &amp;#8220;çağdaş&amp;#8221; Avukatların adaleti &amp;#8220;hızlı ve masrafsız&amp;#8221; bir yolla sağlamaya çalışmalarına ne denir bilmiyorum. Demek halen &amp;#8220;sallandıracaksın bunlardan birkaç tanesini Taksim&amp;#8217;de&amp;#8221; zihniyetine sahipler. Asker meselesine hiç girmiyorum, &amp;#8220;darbeci&amp;#8221; dediğimiz baro üyeleri &amp;#8220;Asker&amp;#8221; olduklarını söylüyor. Mesele de bu değil mi zaten? Hukuku askerler mi sağlayacak, yoksa siviller mi? Bize göre Taksim Meydanı hak ve özgürlük mücadelelerinin verildiği ve verilecek olduğu bir yerdir, Baro sadece &amp;#8220;kendi hürriyeti&amp;#8221; için yürümüş olsa da onları burada görmek sevindiriciydi. Bu yüzden astığımız pankartta &amp;#8220;Hoş geldin&amp;#8221; ifadesi kullandık. Taksim Meydanı&amp;#8217;na daha çok çıkmasını beklediğimiz Baro&amp;#8217;nun, burada yapacağı eylemlerin çetin geçeceğini ve artık &amp;#8220;sterilize bir ortamda&amp;#8221; olmadıklarını da öğrenmesi gerek, çünkü bu yıllardır böyledir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Yine de bize küfür edenleri pek umursamıyoruz. Ne yapalım, yaralarına bir nevi tuz basmış olduk. İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın&amp;#8217;ın &amp;#8220;Sivil ve Askerî Darbeye karşıyız&amp;#8221; açıklamalarını insanlık için küçük Baro için büyük bir adım olarak görüyoruz. Her ne kadar bu adımlarla ancak 200 yıl sonra çağdaş bir hukuk anlayışına sahip olacak gibi görünseler de... &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Genç Siviller Üyesi / soyluragip@gmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>RAGİP SOYLU *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_e919b12f0bdb3b9a595930b9e788ceae</guid>
      </item>
      <item>
         <title>RAFFİ A. HERMONN * - Onur Öymen&amp;#8217;in &amp;#8216;Türkiye Diasporası&amp;#8217;ndaki rolü</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44370</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;1990&amp;#8217;ların başında, &amp;#8216;Berlin Duvarı&amp;#8217;nın yıkıldığı, SSCB&amp;#8217;nin dağıldığında, Onur Öymen, Almanya&amp;#8217;da Türkiye büyükelçisiydi. O yıllarda başkent Berlin değil, Bonn&amp;#8217;du. Önemli bir Türkiyeli nüfusun bulunduğu Almanya&amp;#8217;da, TC Elçiliği pejmürde bir haldeydi. &amp;#8216;TC Elçiliği, konsolosluklar&amp;#8217;, &amp;#8216;Alman toplumu&amp;#8217;, hepsi adalaşmış haldeydiler. &amp;#8216;Türkiyeliler&amp;#8217; bile, aralarında sanki tecrit olmuşlardı. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İşte Onur Öymen, Türkiye&amp;#8217;yi &amp;#8211;&amp;#8216;devlet&amp;#8217; olarak- Almanya&amp;#8217;da öyle bir &amp;#8216;yeniden örgütlemişti&amp;#8217; ki, daha sonra bu model, öteki Avrupa ülkelerindeki TC elçilikleri için bir emsal teşkil etmişti. Öymen, elçilikte toplantı düzenlemekle işe başlamıştır. Bu toplantıya, o güne kadar olanın aksine, Almanya&amp;#8217;daki sol eğilimli Türkiyeli dernek liderlerini çağırmıştı. Bu toplantı davetine, kimisi gitmiş, kimisi icabet etmemişti. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hangi ulus, halk veya aidiyetin olursa olsun, farklı &amp;#8216;Diasporalar&amp;#8217; arasında ortak nokta bulmak kabildir. Ne kadar muhalif ve fikirlerinizden dolayı, gönüllü / zoraki &amp;#8216;sürgün&amp;#8217; edilmiş de olsanız, &amp;#8216;köklerinizden koparılmış&amp;#8217; ve yeni bir toprağa &amp;#8216;yeniden dikilmek&amp;#8217; istenen &amp;#8216;bitki&amp;#8217; misali, sosyal, manevi şartların ağırlığı yormuş olur sizi. Kendinize bile söyleyemediğiniz bir &amp;#8216;canına tak demişliği&amp;#8217; ve &amp;#8216;ayakkabınızdan bir türlü çıkamayan ufacık bir taş&amp;#8217; gibi, bir bezmişliği taşır dolaşır olmuşsunuzdur. Dolayısıyla, aklınızın hayal bile edilmediği bir kararı, birden alırsınız. İşte Öymen bu haletiruhiyeyi tahlil edebilmiş, yurtdışındaki Türkiye insanının zaafını (&amp;#8216;demokratik&amp;#8217; değil &amp;#8216;oligarşik&amp;#8217;) &amp;#8216;devlet&amp;#8217; mekanizması lehine manipüle etmiştir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öymen o toplantıda, bu insanların duymayı, görmeyi hayal ettiği ve ağızlarına &amp;#8216;pelesenk&amp;#8217; bir fiili yani &amp;#8216;özeleştiri&amp;#8217;yi yapmıştır. Hem &amp;#8216;Dört duvar arasında&amp;#8217; sarf edilen bu &amp;#8216;sözlerden&amp;#8217;, kimsenin haberi yokken &amp;#8216;milli çıkar&amp;#8217; için, biraz özveride bulunmak hakikaten bir teferruattır!&amp;#8217; diye düşünmüştür bizce.&lt;br&gt;&lt;br&gt;O güne dek yanlış politika izlenmiş; başta Almanya, diğer &amp;#8216;Türkiye Diasporası&amp;#8217;nın önemli ülkelerdeki &amp;#8216;TC varlığı&amp;#8217; için, taban olarak &amp;#8216;ülkücü&amp;#8217; ve &amp;#8216;İslamcılar&amp;#8217; kullanılmıştı. Halbuki TC&amp;#8217;nin Almanya (diğer ülke) örgütlenmesinin &amp;#8216;dil bilen, modern yaşama uyumlu, yerli toplumla ilintili kişilerce olması gerekirdi.&amp;#8217; Tarif edilen &amp;#8216;sol görüşlü, eğitim görmüş, dünya olaylarını takip eden, Alman (ve diğer) yoldaşları üzerinden, Alman (veya diğer) toplumuyla bağları olmuş gruplardır. &amp;#8216;Tecrit edilmiş&amp;#8217; ruh halli insanlar, eleştirdikleri TC devleti bile olsa, günün birinde &amp;#8216;adam yerine konma&amp;#8217; davranışıyla karşılaştıklarında,&amp;#8217;yumuşama&amp;#8217; yaşamaları beklenilen bir tepki olacaktı, nitekim de öyle olmuştur... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öymen bu kişi ve dernekleri TC devletiyle çalışmaya davet etmiştir. Türkiye&amp;#8217;yle (insanların, ülkeye gidememe, askerlik, vekalet verme, emeklilik maaşı alma gibi, yıllarca ilerleyemeyen resmî evrakın düzenlenmesi gibi mutlaka var olan) &amp;#8216;halledilebilir&amp;#8217; sorunu olanların sorunları halledilmiştir. Bazıları, Öymen&amp;#8217;e uyarak konsolosluklarla birlikte çalışmaya başlamıştır. Tanınan imkânlar karşısında &amp;#8216;saf değiştiren&amp;#8217;, bir zamanlar Türkiye idari statükosunun muhalifleri, şimdi artık &amp;#8216;kendilerini geç de olsa hatırlayan&amp;#8217; o devlet sayesinde &amp;#8216;yaban ellerdeki, ezilmişliği, telafi etme imkânını&amp;#8217; bulmuşlardı. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, halefi Turgut Özal&amp;#8217;ın başlattığı hamleyi devam etmiş; mesajı açık vermişti: &amp;#8216;Devletin bölünmez bütünlüğünü savunmak şartıyla istediğiniz görüşe sahip olabilirsiniz. Hiçbir şey olmaz. Ben kefilim!&amp;#8217; &lt;br&gt;&lt;br&gt;İyi, güzel de, bu insanlardan tam olarak ne yapmaları bekleniyordu? &lt;br&gt;&lt;br&gt;O yıllarda PKK&amp;#8217;nın silahlı mücadelesi ülkede yoğunken &amp;#8216;Türkiyeliler Diasporası&amp;#8217; diyeceğimiz o sanal ortamda, özellikle Avrupa ülkelerinde, etkin değildi TC, diplomatikçe hayli sıkışmıştı. Buna rağmen, PKK&amp;#8217;nınki (diplomasi) &amp;#8216;Türkiye&amp;#8217;den çok daha etkin&amp;#8217; denilebilirdi. TC&amp;#8217;nin bu hamlesi, bu garip durumu ortadan kaldırmaya yönelikti. Bunun için gerekli kadro öncelikle soldan transfer edilmesi gerekiyordu. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu insanlardan aslında, kendi çevrelerinde &amp;#8216;Cumhuriyetçi&amp;#8217;, &amp;#8216;Ulusalcı&amp;#8217; ve &amp;#8216;Kürt ve Fethullah Gülen karşıtı&amp;#8217;, sürekli (günlük dertleşme, samimi bir iç dökme gibi) konuşmalar yapmaları isteniyordu... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Çok sayıda &amp;#8216;Türk-Danış&amp;#8217; mensubu, öğretmen ve sosyal çalışmacı dikkate alındığında, hepsinin kendi alanlarında belirtilen yönde çalışmalarının sonuçlarının küçümsenmeyeceği ortaya çıkacaktı sonradan &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ne PKK ne de hakiki Türk(iye) solu, başta Almanya, Avrupa&amp;#8217;daki &amp;#8216;Yeni TC Yapılanması&amp;#8217; meselesini zamanında ve geç de olsa iyi okuyabildiler. Sürekli, Türkiye&amp;#8217;ye ile ilgilenip, &amp;#8216;uzaktan vatan kurtarmak ve ahkâm kesmek&amp;#8217; gibi, kolay geyik muhabbetleriyle zaman kaybetmekten, bizzat içinde oldukları şartların nasıl değiştiğinden bihaber oldular; bunun sonucu on yıl sonra ağızları açık kalakaldılar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;TC&amp;#8217;nin Almanya&amp;#8217;da değişmiş kadro yapısı, etkin çalışması ve hayli artmış gücü karşısında şaşırıp kalmışlardı. Kürt kökenli Türkiyeli örgütler, Almanya&amp;#8217;da yaklaşık 600 bin Kürdün kalıcı olduğunu anlamakta hayli geç kaldılar; Müslüman doğma kökenli &amp;#8216;devrimci&amp;#8217; Türkiyeli örgütleri ise, değişimin farkına varamadıklarından, epeyce geç kaldılar. &lt;br&gt;Eskiden binalarından çıkmayan konsoloslar, sergi açılışından (hatta Paris Ermeni Camiası&amp;#8217;nın yapıcı unsurlarının düzenlediği sergi ve konferanslara) futbol maçı, edebiyat okuması ve panele kadar her yere katılmaya başlamışlardı. &lt;br&gt;Onur Öymen, işte bu yeniden örgütlenmenin mimarıydı. Bu arada TC&amp;#8217;nin konsolosluklara genç ve modern görünümlü, isimleri neredeyse efsaneleşmiş &amp;#8216;solcu ağabeylerin&amp;#8217; akrabaları, bizzat &amp;#8216;solcu-demokrat&amp;#8217; diye tanınan değerli kültür insanları, yavaşça gelmeye başladılar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;TC&amp;#8217;nin başta Almanya, Avrupa&amp;#8217;nın birçok ülkesinde &amp;#8216;yeniden örgütlenmesi&amp;#8217;, bu ülke(ler)de artık kalıcı olduğu kabul edilen üç (toplam beş) milyon kadar Türkiye kökenliye yönelik politikaların değişmesini gündeme getiriyordu. TC, bu insanlara, eskiden olduğu gibi, salt para kaynağı gözüyle bakmıyordu. Başta Almanya ve Avrupa ülkeleri önemliydiler; Türkiyelilerin buralarda &amp;#8216;bir güce&amp;#8216; dönüşebilmesi için, &amp;#8216;kaliteli&amp;#8216; bir kadro ve çok sayıda Alman vatandaşı olmuş insanımıza ihtiyaç vardı. &lt;br&gt;&lt;br&gt;TC, geçmişin tersine, Almanya vatandaşı olmayı teşvike başladı. &amp;#8216;Gerekirse TC vatandaşlığından çıkın ve sadece Almanya vatandaşı olun!&amp;#8217; bile diyebildiler. Bugün Almanya&amp;#8217;da 700 bin civarında, Fransa&amp;#8217;da ise 220 bin dolaylarında, Türkiye kökenli Almanya ve Fransa vatandaşı bulunuyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;TC&amp;#8217;nin Almanya ve Avrupa&amp;#8217;da yeniden örgütlenmesinin mimarı Öymen&amp;#8217;dir. Bu yeniden örgütlenme başlangıçta özellikle salt Kürtlerin genel etkinliğini&amp;#8217; hedef alıyordu. Türkiye Diasporası&amp;#8217;nda, Kürtlerin kültür, tarihi tanıtımını nitelikli yapan kurumlar var; onlar asla PKK&amp;#8217;lı değiller! Dolayısıyla Öymen&amp;#8217;in Dersim Katliamı&amp;#8217;nı bugüne &amp;#8216;örnek gösterebilmesine şaşırmamak&amp;#8216; gerek! &lt;br&gt;&lt;br&gt;PKK&amp;#8217;yı, Kürt kökenli vatandaşla; ASALA&amp;#8217;yı TC (diğer ülkelerdeki)&amp;#8217;de Ermeni kökenli vatandaşla; 1923&amp;#8217;te &amp;#8216;Türkiye&amp;#8217;de yaşayan Yunanistan vatandaşını&amp;#8217;, bugün Türkiye&amp;#8217;deki Rum kökenli TC vatandaşıyla; &amp;#8216;1923&amp;#8217;de Yunanistan&amp;#8217;daki Türkiye vatandaşını&amp;#8217; bugün Gümülcine&amp;#8217;de yaşayan Müslüman-Türk Yunan vatandaşıyla &amp;#8216;karıştıran&amp;#8217; zihniyetten bu beklenirdi. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sayın Engin Erkiner&amp;#8217;in bilgilerinden de yararlandığımızı belirtir, teşekkürlerimizi sunarız. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Araştırmacı-Yazar / raffihermonn@hotmail.com&lt;/em&gt; &lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>RAFFİ A. HERMONN *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_d8d530ea91bcecfe2f5f1891a2edf74f</guid>
      </item>
      <item>
         <title>CİHAN AKTAŞ * - Bebek uykusu</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44322</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;i&gt;&lt;br&gt;Aşağıdaki yazıyı, Çapa Tıp Fakültesi acil servisinde karşılaştığı özensiz muamele ve ilgisizlik nedeniyle bitkisel hayata giren Aynur Tezcan&amp;#8217;ı geçen eylül ayında evindeki hasta yatağında ziyaretimin ardından yazmıştım. Yazıyı, hastanın tedavi imkânlarına zarar vermemek gibi bir gerekçeyle yayımlamaktan kaçındım. Bugün ise Aynur&amp;#8217;un vefat ettiğini öğrendim. Hasta odasında derin bir uykudayken bıraktığım Aynur, ebedi âleme göçtü. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı, kendisine rahmet diliyorum. &lt;/i&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Aylar geçti, bir bebek masumiyetiyle uyumaya devam ediyor Aynur Tezcan, gece ve gündüz. Bu derin uykuya onu gönderen cadı meşrep üvey annenin kırmızı elması değil, Türkiye&amp;#8217;nin itibarlı bir hastanesinin acil servisinin insanın kanını donduran vurdumduymazlığı. Bilinci yerinde girdiği hastanenin acil servisinden altı saat sonra derin bir uykuya yatmış olarak çıkarıldı Aynur. Gidin başınızın çaresine bakın, bizdeki yoğun bakım dolu, dendi ailesine, acil servis görevlileri tarafından. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Babasının bebeği&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;7 eylülde, aylarca tedavi gördüğü özel hastaneden evine çıkarıldıktan birkaç gün sonra Özlem Yağız, Neslihan Akbulut ve Funda Tuğrul&amp;#8217;la Aynur&amp;#8217;u ziyarete gittik. Başakşehir&amp;#8217;deki evin salonu Aynur için bir özel hastane odası şeklinde düzenlenmişti. Bitkisel hayatını sürdürebileceği bütün tedbirleri almıştı ailesi, kısıtlı gelirine karşılık. Sigorta sadece özel mamasının parasını ödüyor, bitkisel hayatla ilgili bütün masrafları ailesi karşılıyor. Her gün gelen masörün ücreti, baba Kalender Bey&amp;#8217;in emekli maaşıyla ödeniyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kalender Bey, ilk bakışta herhangi bir Türk erkeği kadar duygularını gizlemekte mahir sanırsınız; adeta anaç bir şefkatle derin bir uykuya dalmış olan kızını sarıp sarmalıyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Aile için Aynur&amp;#8217;u eski hayatına döndürmek en büyük amaç, hepsi bu amaç etrafında bütünleşmiş. 50 yaşındaki Sevim Hanım, arkadaşı gibi pek çok şeyi paylaştığı kızının uykudan kalkacağı güne yönlendirmiş bütün planlarını. &amp;#8220;Doktora gittim, bir sürü tahlil verdi. Ölüyorum, duramıyorum, kendimi rüzgârlara atıyorum&amp;#8221; diye anlatıyor durumunu. Bu nedenle de 57 yaşında bir emekli memur olan Kalender Bey, Aynur&amp;#8217;un bakımı konusunda daha aktif olmaya zorlanmış. Bir bakıma 29 yaşındaki Aynur, yıllar önce olduğundan daha fazla babasının bebeği. Ona mamasını veriyor Kalender Bey, boğazının kurumaması için gerekli bakımı yapıyor, çıkardığı bir ses veya bir kıpırdanışı üzerine hemen yanına koşuyor. Evin biricik ve nazlı kızının başına gelenler Sevim Hanım kadar onun da sinirlerini yıpratmış. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Fakat ikisinden biri daha dayanıklı olmak zorunda. Kalender Bey Aynur&amp;#8217;un hiç de kolay olmayan bakımının sorumluluklarını paylaştığı gibi, kızını bitkisel hayata gönderen büyük ihmalle ilgili hukuki süreçle de ilgileniyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu ihmal üzerine şüpheleri giderilmiş değil: &amp;#8220;Biz vardık orada, bir de başka bir hasta vardı; şık bir hanım. Onunla bir hayli ilgileniyor, bizi ise görmezden geliyorlardı. Günahlarına girmek istemem, ama eşim çarşaflı olduğu için ayrım yaptıklarını düşündüm o zaman.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Nasıl bir çocuktu Aynur, nasıl bir genç kızlık yaşadı, bunları konuşuyoruz. Çocukken geçirdiği rahatsızlık nedeniyle kızının her zaman dikkatli bir ömür sürdüğünü anlatıyor Kalender Bey. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Aile fertleri üzerine titriyor, hastalanmasın diye. İncinmeyeceği şartlar altında, sevdiği işlerle meşgul olarak geçiriyor zamanını. Çocukları sevdiği için onlara yöneliyor. Onlara dualar, ilahiler öğretiyor. Hatıra defterleri ve günlükler tutuyor. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Her şey 23 nisanda başladı&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Biz konuşurken bazen bir inilti yükseliyor Aynur&amp;#8217;dan ya da bir seslenme. Sanki uykusundan uyanmış olabilir gibi bir duyguyla yanına koşuyoruz. O ise hem aramızda olduğunu hissettiriyor bakışlarıyla, hem de bizim görmediğimiz bir yere baktığını. Yüzü ter içinde kalmış. Kalender Bey özenle terini siliyor. Yengesi Hollanda&amp;#8217;dan getirtilen özel mamasını yediriyor. &amp;#8220;Nasıl da hicaplı bir kızdı Aynur! Şimdi bile, derin uykusunda, temizlik için üzeri açıldığında sanki itiraz bildiren bir ses çıkarıyor.&amp;#8221; Vücudu böyle bir itirazı anne-babanın bitkisel hayattaki hastanın bakımı konusunda eğitildikleri hastanede, stajyer doktorların karşısında da verdi, üzerindeki örtü açıldığında. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Her şey şu şekilde başladı, Sevim Hanım&amp;#8217;ın anlatımına göre: &amp;#8220;Geçtiğimiz 23 nisan sabahı Aynur yatağından kalkacak gücü bulamadı kendinde, içmek için su istedi. Küçük şaşala su koydum, götürdüm. Sabah kahvaltısı hazırladım. Ihlamur kaynattım. Aynur&amp;#8217;um, kalk, dedim, kalkamadı. Bir bardak portakal suyu içmişti, onunla duruyordu. &amp;#8216;Kalkamıyorum&amp;#8217; dedi. Ihlamur içirdim iki bardak. İşe daldım. Tarhana çorbası yaptım. Çorba içirecektim. &amp;#8216;Lavaboya gideyim&amp;#8217; dedi. Götürdüm. Yüzünü yıkadı. Mutfağa varıncaya kadar üşümüş. Ben farkına varmamıştım. Halsizdi. &amp;#8216;Anne, ben içemeyeceğim bu çorbayı&amp;#8217; dedi. &amp;#8216;Ben vereyim&amp;#8217; dedim, iki kaşık verdim. &amp;#8216;Midem bulanıyor, içemeyeceğim&amp;#8217; dedi güçlükle. Yatırayım, dedim.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Odasına götürürken üzerime düştü. Hemen babasını çağırdım. Yatağına yatırdık. &amp;#8216;Git, doktor getir çabuk&amp;#8217; dedim babasına.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Yakındaki sigorta hastanesinde ambulans yoktur. Zorla bir ambulans bulur getirir, Kalender Bey. Ambulansta görevliler ateşini, tansiyonunu ölçerler. Ateşi 40 derecedir Aynur&amp;#8217;un ve tansiyonu da çok düşüktür. En yakın hastaneye gidilsin ister Sevim Hanım, ama şoför Aynur&amp;#8217;un durumunun çok ağır olduğunu, teşkilatlı bir hastaneye götürülmesi gerektiğini söyler. &lt;br&gt;&lt;br&gt;18 yıl önce Çapa&amp;#8217;da bir beyin ameliyatı geçirmiştir Aynur, bu nedenle onu Çapa&amp;#8217;ya götürmenin uygun olacağını düşünür ambulans görevlileri. Çapa&amp;#8217;da ise acil servisin kapısında bir doktor sert bir ses tonuyla, &amp;#8220;Bunları niye buraya getirdin!&amp;#8221; diyerek çıkışır şoföre. &amp;#8220;Hocam, başka nereye götüreyim, tansiyonu çok düşük&amp;#8221; der şoför. Anne ve babası Aynur&amp;#8217;u aralarına alarak oturur, doktorların kendileriyle ilgilenmesi için beklerler. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bir saat, iki saat geçer; ilgilenen olmaz. Aynur güçlükle nefes almaya başlar bu arada. Kalender Bey&amp;#8217;in uyarısı üzerine hemşireler genç kızdan kan almaya çalışırlar. Damarını bulmakta zorlanır, kasığından alırlar kanı. Böylece epey zaman yitirilir. Bir doktor film ister. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Aynur güçlükle nefes alıyorken, bin zorlukla film çekilmesi için Çapa içindeki bir bölüme götürülür. Film çekimi için de bir saat kadar uğraşılır. &amp;#8220;Bir aydan önce çıkmaz film&amp;#8221; der görevliler. Acil servise dönmeleri gerekir, fakat ambulans bulunmaz. Sedyeyle götürülür Aynur acil servise. Altı saat geçmiştir acil servise geleli ve kimsenin Aynur&amp;#8217;la ilgilendiği yoktur. Görevlilerin aldırışsızlığı çileden çıkartır Kalender Bey&amp;#8217;i, bağırır çağırır. Bir doktor Aynur&amp;#8217;u muayene eder ve menenjit olduğunu söyler. Yüksek ateş menenjite dönüşmüştür, söylenene göre. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8216;Başınızın çaresine bakın&amp;#8217;&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Oksijene ihtiyacı var kızımın, der Kalender Bey. &amp;#8220;Çok biliyorsan niye buraya getirdin&amp;#8221; cevabını alır doktordan. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sonra Kalender Bey polis zoruyla acil servisten atılır. Oğlu gelir yerine. Onun izniyle, hemşireler menenjit teşhisi için Aynur&amp;#8217;un belinden su almaya çalışırlar. Yüzü mosmor görünür Aynur&amp;#8217;un. Kalbi durmuştur, kalp masajı yapılır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu sırada hemşireler belinden su almaya çalışmayı sürdürürler. Oysa, oksijen gitmiyordur beyine. Nihayet oksijen vermeyi akıllarına getirirler. Bu sırada hâlâ belinden su almayı başaramamışlardır. Derken, &amp;#8220;Bu yoğun bakım hastası, bizim yoğun bakım dolu, başınızın çaresine bakın&amp;#8221; derler. Öğleden sonra saat beşte Çapa acil servisine bilinci açık olarak götürülen Aynur, gece on birde bilinci kapalı bir şekilde ailesine teslim edilir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ailesi Aynur&amp;#8217;u özel bir hastaneye götürür. Orada yapılan test sonucunda genç kızın menenjit olmadığı anlaşılır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8220;Çapa&amp;#8217;ya gider gitmez oksijen vermiş olsalardı, iyileşecekti kızım. İnsan hasta varır varmaz nabzını ölçmez mi? Çoklarının canı yandı böyle, benim canım yandı, başkasının canı yanmasın artık&amp;#8221; diyor Kalender Bey. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dört buçuk ay özel bir hastanede yatan Aynur, bundan böyle evinin salonunda sürdürecek hayatını. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Vücudu sağlam, beyin için aynı şey söylenemez. 10-15 sene bu şekilde yaşayabilir, bir mucizeyle iyileşebilir. Doktorlarına göre gözlerinin görmediği kesin, ama sesleri işitiyor mu, bilinmez. Aile bir mucizenin mümkün olacağına inanıyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Onlar için Aynur, bu sessizliğiyle birlikte değerli ve önemli. Bir bebek masumiyetiyle uyuyor yatağında; gördüğü düşleri bildiren kımıldamalarla, derinlere çekildikçe yanakları pembeleşerek. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bir gün belki bir ilahi sesiyle uyanacak ve bir gecelik uykudan uyanmış gibi, annesinden günlük tuttuğu defterlerinden birini isteyecek. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kendine özgü bir derinliği vardır bebek uykusunun, ne zaman tamama ereceğini pek bildirmez. Biz hiç uyanmasını beklemiyormuş gibi yaparak Aynur&amp;#8217;u izlemeye devam edeceğiz. Hepimiz. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Yazar / aktascihan@gmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>CİHAN AKTAŞ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_f064d61ab6d90c3764b504fef17df978</guid>
      </item>
      <item>
         <title>FERDA&amp;#8200;KESKİN-ÖMER&amp;#8200;ALBAYRAK * - Gönül Yasası ve kibrin çılgınlığı</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44321</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Bazen teorik olarak en ağır, anlaşılması en güç yazarlar ve metinleri ile kullandıkları kavramlar da gündelik hayat pratiğinde karşımıza çıkan çetrefilli hatta insanın zihnini dumura uğratacak kadar absürd durum ya da sorunları kavramada beklenmedik yardımlar sağlayabiliyor. Söz konusu olan felsefeyse eğer, bu tür yazar ve metinlerin bir listesini yapmaya kalktığınızda akla gelecek ilk isimlerden biri kuşkusuz Hegel olacaktır. Kendinden sonra gelen kuşakları çok derinden etkilemiş olsa da sadece söyledikleriyle değil söyleme tarzıyla da bu Alman filozof felsefe öğrencilerinin kâbuslarından biridir. Yine de, son günlerde duyduğumuz ve gördüğümüz şeylere Hegel sayesinde anlam verebilecek hale geldik. &lt;br&gt;&lt;br&gt;CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen&amp;#8217;in 10 kasımdaki demokratik açılım ön görüşmelerinde yaptığı konuşmanın içeriğini &amp;#8216;aklı başı yerinde&amp;#8217; hiç kimsenin içine sindiremeyeceği açık. Hatta durup düşününce böyle bir konuşma &amp;#8220;aklın sınırları&amp;#8221; içinde kalarak yapılabilir mi diye merak etmek de mümkün. Ama galiba ikinci tepki daha çok Aydınlanma&amp;#8217;nın evrenselci akıl tarifinden kaynaklanıyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Oysa akıl ile sınırlarını tarihle ilişkilendirmeyi &amp;#8216;akıl&amp;#8217; edip de aklın tarihin her aşamasında huzur, saadet ve hürriyet getirmediğini hatırladığınızda Hegel gibi bir çetin ceviz imdada yetişebiliyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Tarih dedik ve bunun birkaç nedeni var: Öncelikle Öymen konuşmasında tarihin bugününe yapılmak istenen hassas bir müdahaleye karşı çıkarken geçmişten örnek veriyor. Zira demokratik açılımın getirdiği barış teklifini reddederken Öymen&amp;#8217;in kullandığı argüman, &amp;#8220;Dersim isyanında &amp;#8216;analar ağlamasın&amp;#8217; dendi mi&amp;#8221; sorusunda özetleniyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İkincisi: 2009 yılının sonundayız. Aydınlanma felsefesinin siyasi uzantısı olan ulus-devletlerin kurulması ve aralarında hesaplaşması aşamasında soykırımların, etnik temizliklerin, toplu kıyımların, (sıcak ya da soğuk) dünya savaşlarının, daha yakın zamanlarda ise mikro milliyetçilikler yüzünden derin travmaların yaşandığı uzun bir dönemin ardından dünya yeni bir siyasi model bulma ve barış yolunda küçük de olsa bir adım atmaya heveslenmiş gibi duruyor. Dahası bu barış sadece ulus-devletlerin arasında değil, içlerinde de varolan şiddeti ortadan kaldıracak bir etki vaat ediyor. Ve bu tür şiddetten en çok canı yanmış toplumlardan birinin hükümeti de aynı yönde bir adım atmaya karar veriyor. Ama o toplumun ana muhalefet partisinin sözcüsü az önceki örneği veriyor. O örnekte hatırlatılan olaylarda ulusunu tesis etmek isteyen bir devlet kendi sivil halkının bir kısmını isyancıdır diye uçaklarla bombalamış, (daha sonra Dışişleri Bakanlığı yapmış bir tanığın anlattığına göre) mağaralara sığınan insanları zehirli gazla &amp;#8220;fare gibi&amp;#8221; itlaf etmiş, geri kalanlardan bazılarını da kitabına uysun diye yaşını büyüterek ya da küçülterek asmış. Bugün kalkıp da bu örnekte yaşananları salık vermek &amp;#8216;akla&amp;#8217; sığar mı? Sığar. Hegel&amp;#8217;e kulak verelim. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Tarih demiştik, ama böyle dememizin en önemli nedenini henüz söylemedik. Bilindiği üzere Hegel tarihselciliğin en önemli temsilcilerinden biridir ve her şey gibi aklın da bir tarihi olduğunu söyler. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu tarih, kendisini dünyanın tek efendisi gören aklın bu dünyayı gerçekte de fethetmeye çalışmasının tarihidir. Bu tarih boyunca akıl kendisini hem baktığı her yerde görmeye çalışacak hem de kendi eylemiyle gerçekleştirmeye koyulacaktır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hegel&amp;#8217;in akıldan söz ederken onu hiç de yüceltecek ifadeler kullanmaması eleştirelliğiyle geçiştirilebilse de, onu bir &amp;#8216;içgüdü&amp;#8217; olarak görmesi herhalde birçok kişiyi kızdıracaktır, özellikle de &amp;#8216;aklın rehberliği&amp;#8217;ne gönülden inanmış kimseleri. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hegel&amp;#8217;in ifadesiyle, nasıl ki hayvanın içgüdüsü yiyeceği arayıp buluyor, tüketiyor ve sonunda kendi varlığından başka bir şeyi ortaya koymuyorsa, akıl içgüdüsü de sadece kendisini arıyor ve sonunda bulduğu da yine kendisi oluyor. Ama bunu yaparken sadece bir içgüdü olduğundan, yani kendisini göremediğinden, kendi tarihselliğini hep unuttuğundan, kendisini hep şimdide sandığından, örneğin, 70 yıl önceki uygulamalarını bugün de çözüm olarak savunabiliyor, isterse bu bir katliam olsun. Peki, bu akıl, daha yakından bakıldığında, nasıl bir akıl? İlkin, kendini dünyada gerçekleştirmek isteyen &lt;i&gt;pratik&lt;/i&gt; bir akıl. Dünyanın yanlış bir yer olduğunu, akıldan yoksun olduğunu varsayan, kendi eylemiyle de kendisini dünyaya yerleştirmeye niyetli bir akıl. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu bakış açısı kuşkusuz her eylemin ortak varsayımı olsa da (öyle ya, her şey yolunda ise eyleme ne gerek var?) kendinden son derece emin bu akıl, kendinden başka hiçbir mercii, düşünme biçimini doğru saymadığından, kendi gönlündeki &amp;#8216;doğru&amp;#8217; yasayı dünyada gerçekleştirmekten başka bir çözüm görmüyor. Hegel&amp;#8217;in &lt;b&gt;&amp;#8220;gönül yasası&amp;#8221;&lt;/b&gt; adını verdiği bu akıl biçimi, &amp;#8220;benim için doğru olan ve beni mutlu kılan herkes için doğrudur ve herkesi mutlu edecektir&amp;#8221; varsayımıyla içinde yaşadığı toplumu herkesin despotluk altında acı çektiği, onun kurnaz papazları (hacıları, hocaları) tarafından kandırıldığı ve sömürüldüğü bir yer olarak görüyor ve kafasında kuruyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kendileri için neyin doğru olduğunu bilmekten aciz bu &amp;#8216;akılsızlar&amp;#8217; güruhu, kimi zaman bir torba kömüre oyunu satabiliyor. O halde gönül yasası bu insanları kurtarmalı... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ama tek doğru yol gösterici olan bu yasa ne hikmetse kurtarmaya niyetlendiği başkalarınca hiç de rağbet görmüyor! Bu kadar medya desteğine, darbe tehditlerine karşın &amp;#8220;göbeğini kaşıyan&amp;#8221; yığın bu yüce aklın gönlündeki yasaya değil, kendi gönüllerindeki yasaya göre hareket ediyor &amp;#8216;akılsızca&amp;#8217; bir biçimde. Kendi gönül yasasının başkalarınkinden üstün olmadığını, adamdan saymadığı başkalarının da kendi gönüllerinin yasası olabileceği gerçeğini kabullenmemekte direnecek bu aklın gidebileceği tek yer var Hegel&amp;#8217;e göre, o da &lt;b&gt;çılgınlıktan&lt;/b&gt; başka bir şey değil. Her gün daha da şaşırtıcı örneklerle karşımıza çıkan bu ruh haliyle ilgili düşünürken hangimizin aklından en az bir kez &amp;#8220;çılgınlık&amp;#8221; sözcüğü geçmemiştir ki? 10 kasım sabahı radyoda &amp;#8220;keyifli günler&amp;#8221; dilenmesine, aynı gün Meclis&amp;#8217;te barışın konuşulmasına gösterilen tepki, dağın yamacına vuran bir gölge vesilesiyle düzenlenen törenler... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ama son günlerde internette dolaşan öyle bir video var ki hiçbir açıklamaya, hiçbir çözümlemeye gerek bırakmıyor. Dünya Emekçi Kadınlar Günü&amp;#8217;nde Çağlayan&amp;#8217;da düzenlenmiş (videoda yıl bilgisi yok) mitingdeki konuşmacı kadının şu sözleri, &amp;#8216;aklın sınırları&amp;#8217; konusunda sayfalarca düşünceden daha öğretici herhalde: &amp;#8220;Sen ki Atam can çekişen bir hastaya şifa vermek üzere Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi, adı konmamış bir peygambersin...&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Aslında bütün bu &amp;#8220;akıl tutulması&amp;#8221;nı bize önceden, hem de göstere göstere haber veren en göz önündeki işareti çok ciddiye almamıştık, oysa &lt;i&gt;Şu Çılgın Türkler &lt;/i&gt;bir yüceltmeden çok bir durum tespitiymiş. Fakat, yine Hegel&amp;#8217;e dönersek, bu çılgınlık kendisini asla çılgınlık olarak kabul etmeyecek bir &lt;b&gt;kibir&lt;/b&gt; de içerdiğinden, tek çaresi bu çılgınlığı içinde yaşadığı topluma yansıtmak oluyor. Onu içinde olduğu büyük tehlikeye karşı uyarıyor (&amp;#8220;?zınısım adnıkraf ninekilhet&amp;#8221;), mitingler yapıp binlercesini meydanlara topluyor, eline geçirebildiğini rehabilite ediyor (başörtülü öğrencileri ikna seansları), eh hâlâ da uslanmazsa haddini bildiriyor. Elde kalan, akılsız insanlığı mutluluğa erdirme niyetiyle yola çıkmış, ama sonunda onların özgürlüklerini bizzat baskı altında tutan bir &amp;#8216;gönül yasası&amp;#8217;. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Son olarak: Hadi mesela Sevan Nişanyan&amp;#8217;a o bozuk Türkçeyle hakaret ve ölüm tehditleri gönderen fanatiklerin; mitinglerde meydanları dolduran tahsilli (ve aldığı tahsilin doğası gereği şuursuz) faşizan orta sınıfın; sanatta bulamadığı popülariteyi popülist siyasete bulaşarak yakalamaya çalışan ressam, piyanist ve solistlerin; iktidara talip gazete yazarlarının yaşadığı çılgınlığı başka nedenlerle açıklayabildik diyelim. Peki, Öymen ve partisinin kurmaylarının resmî söylemi? Yine Hegel&amp;#8217;e dönerek bu söylem CHP&amp;#8217;nin &amp;#8216;kendini tarih içinde gerçekleştirme&amp;#8217; sürecinin tamamlanmasını ifade ediyor diyebilir miyiz? &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* İstanbul Bilgi Üniversitesi-Fen-Edb. Fak.&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>FERDA&amp;#8200;KESKİN-ÖMER&amp;#8200;ALBAYRAK *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_d6ef5fc0b548b52658725000966fc0cd</guid>
      </item>
      <item>
         <title>ÜMİT KARDAŞ * - Dinlemenin hukuki analizi</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44103</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi&amp;#8217;nin 8. maddesinin 1. fıkrasında kişinin özel ve ailevi hayatına, konutuna ve muhaberatına (correspondance) saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Muhaberat (correspondance) kelime anlamı olarak mektuplaşmayı ifade etse de sözleşme organları bu kelimeye yazışmadan daha geniş bir anlam vermişler, bu kavrama özel nitelikteki haberleşme araçlarıyla yapılan iletişimi de (telefon, telgraf, telsiz gibi) dahil etmişlerdir. Maddenin birinci fıkrası söz konusu haklara saygı gösterilmesini emretmekte, bireyi hak sahibi kılmakta, devlet organlarının keyfi müdahalelerine karşı bu alanları korumaktadır. Ancak bu madde sözleşmenin 9. 10. ve 11. maddelerinde olduğu gibi hakların tanımını vermemekte, hukuki uygulamaya kesinlik sağlayacak belirgin bir içerik kazandırmamaktadır. Bu nedenle devletin saygı yükümlülüğü gereği yüklendiği pozitif zorunluluk uygulamanın sınırlarını tayinde güçlük doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak 8. madde uygulamasında AİHM her somut olayı kendi koşulları içinde değerlendirip, günün ihtiyaçlarını göz önüne alarak geliştirici demokratik yorumlarla kavramlara içerik kazandırmaktadır. Aslında bu durum AİHS&amp;#8217;nin, AİHM kararları doğrultusunda yeniden yazılmasını gerektirmektedir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;AİHS 8. maddesinin 1. fıkrasında muhaberata saygı gösterilmesi ilkesi getirilirken 2. fıkrada bu değerin sınırlamalara konu olabileceği belirtilmekte, resmî bir makamın bu hakka müdahalesinin demokratik bir toplumda milli güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suçların önlenmesi, sağlığın veya ahlakın ve başkasının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri bulunduğu derecede ve kanunla yapılması koşuluyla mümkün olabileceği öngörülmektedir. AİHM denetim organları kararlarıyla müdahalenin sınırlarıyla ilgili önemli ölçütler getirmişlerdir. Öncelikle müdahale oluşturan önlem veya işlemin iç hukukta kanuni dayanağının bulunması, kanuni düzenlemenin bireylerce ulaşılabilir (accessibility) ve anlaşılabilir (previsibility) olması zorunludur. Kanunilik koşulunun anlamı yapılan müdahalenin hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkeleriyle bağdaşması, iç hukukun 8. maddede korunan haklara resmî makamların keyfi müdahalelerini önleyecek bir koruma sistemine sahip olmasıdır. (Kruslin&amp;#8211;Fransa). Resmî makamlara müdahalede bir takdir yetkisi tanınmışsa, kanunda bu yetkinin kapsamının ve kullanım şeklinin keyfiliği önleyecek şekilde düzenlenmesi gerekir. (Herczegfalvy&amp;#8211;Avusturya). Kanunilik dışında ortaya konan ikinci ölçüt müdahalenin demokratik bir toplumda &amp;#8220;gerekli&amp;#8221; olmasıdır. Buradaki &lt;b&gt;&amp;#8220;gereklilik&amp;#8221;&lt;/b&gt; kavramı açıkça &lt;b&gt;&amp;#8220;bir zorlayıcı toplumsal ihtiyaç&amp;#8221;&lt;/b&gt;ı (a pressing social need) ifade eder. (Handyside&amp;#8211;İngiltere, &lt;i&gt;Sunday Times&lt;/i&gt;&amp;#8211;İngiltere). &lt;b&gt;&amp;#8220;Zorlayıcı toplumsal ihtiyaç&amp;#8221;&lt;/b&gt;ı ilke olarak ulusal makamlar belirleyecektir. Ancak bu yetki sınırsız olmayıp, ulusal makamların takdir marjının aşılıp aşılmadığının saptanmasında belirleyici unsur müdahalenin güdülen amaçla orantılı olmasıdır. (Olsson &amp;#8211; İsveç). Ulaşılmak istenen amaçla bireyin haklarına müdahale arasındaki oran ve denge çok önemlidir. Hukuk düzenlemelerinde ve uygulamada keyfiliği ve kötüye kullanmayı önleyecek yeterli güvencelerin sağlanması gerekir. (Funke &amp;#8211;Fransa, Leander&amp;#8211;İsveç, Gaskin-İngiltere). 8. maddenin 1. fıkrasında sadece muhaberat korunmamakta aynı zamanda bireysel yaşamın diğer boyutları olan özel ve ailevi hayat ve konut da korunmaktadır. Korunan bu kavramlar bireysel yaşam içinde iç içe geçmiş bulunduklarından, bu kavramlardan biri hakkındaki ilke ve düşünceler ötekiler konusunda da geçerlidir. (mutatis mutandis). Telefon konuşmalarının dinlenilmesi haberleşmenin gizliliğinin ihlali kadar, özel ve ailevi hayata da doğrudan bir müdahaledir. (Funke&amp;#8211;Fransa, Lüdi&amp;#8211;İsviçre). &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye&amp;#8217;de Anayasal ilke ve kanuni düzenlemeler&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;1982 Anayasası&amp;#8217;nın 22. maddesinin 1. fıkrası haberleşmenin gizliliği esasını getirmekte, 2. fıkrada ise bu gizliliğe hangi durumlarda ve ne şekilde dokunulabileceği belirtilmektedir. Maddenin 2. fıkrasına göre milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça, yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı 24 saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi düzenlemelerini amaçlarına göre ikiye ayırarak incelemek gerekmektedir. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;1-) Delile ulaşmak için yapılan telefon dinlemesi&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ceza Muhakemesi Kanunu&amp;#8217;nun 135. maddesinde iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması hususları düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasına göre bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka şekilde delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde C. savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. C. savcısı kararını derhal hâkimin onayına sunar ve hakim kararını en geç 24 saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir C. savcısı tarafından derhal kaldırılır. CMK 135/1&amp;#8217;e göre verilen kararda yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracın türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu, tedbirin türü, kapsamı ve süresi belirtilir. Tedbir kararı en çok üç ay için verilebilir, bu süre bir defa daha uzatılabilir. Ancak örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi halinde, hâkim bir aydan fazla olmamak üzere sürenin birden çok kez uzatılmasına karar verebilir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;CMK 135. madde kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak maddenin 6. fıkrasında belirtilen suçlarla ilgili olarak uygulanabilir. Maddedeki suç katalogunda yer alan suçlar şunlardır: TCK&amp;#8217;da yer alan göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti, kasten öldürme, işkence, çocukların cinsel istismarı, cinsel saldırı, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti, parada sahtecilik, suç işlemek amacıyla örgüt kurma, fuhuş, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, silahlı örgüt kurma veya bu örgütlere silah sağlama, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun&amp;#8217;da tanımlanan silah kaçakçılığı suçları, Bankalar Kanunu&amp;#8217;nda tanımlanan zimmet suçu, Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu&amp;#8217;nda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu&amp;#8217;nun 68. ve 74. maddelerinde tanımlanan suçlar. Bu suçlarla ilgili iletişimin dinlenmesinin iki önemli koşulu bulunmaktadır. Birinci koşul yukarıda belirtilen suçların işlendiğini gösteren kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığıdır. İkinci koşul ise başka suretle delil elde edilmesi olanağının bulunmamasıdır. Bu koşul telefon dinlemelerinin ikincil delil olduğunu göstermektedir. Bu nedenle söz konusu dinlemelere birincil ve tek delil değeri verilemez. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;2-) Önleme ve istihbarat amaçlı yapılan telefon dinlemesi&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hak ve özgürlükler açısından en çok sorun yaşanan ve beraberinde keyfilikleri de getiren alan önleme ve istihbarat amaçlı telefon dinlemeleri olmaktadır. Bu amaçlara yönelik telefon dinlemelerine ilişkin ilk kanuni dayanak 03.07.2005 tarih ve 5397 sayılı kanun ile gelmiştir. Bu kanunla Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu ek 7. maddede yapılan değişiklikle polise önleme ve istihbarat amaçlı telefon dinleme yetkisi verilmiştir. Bu maddenin 2. fıkrasında polisi devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, anayasa düzenine ve genel güvenliğe dair görevlerini yerine getirmesine yönelik olarak belirtilen suçların işlenmesinin önlenmesi amacıyla iletişimin tespit, dinleme ve kayda alınması yetkisi verilmiştir. Madde kapsamına giren suçlar örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçu, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar, TCK&amp;#8217;nın 305, 318, 319, 323, 324, 325, 332 ve casusluk suçları dışında devletin güvenliğine, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine, milli savunmaya ve devlet sırlarına karşı işlenen suçlardır. Telefonların dinlenmesi ve kayda alınması kararı CMK 250/1 maddesi uyarınca özel yetkili ağır ceza mahkemesi üyesi olan hakim tarafından verilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde emniyet genel müdürü veya istihbarat daire başkanının yazılı emri ile uygulama başlatılabilir. Bu durumda yazılı emir 24 saat içinde yetkili ve görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim 24 saat içinde kararını verir. Kararda veya yazılı emirde hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler, tedbirin türü, kapsamı ve süreci ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir. Bu nedenle hâkimlerin genel dinleme yetkisi kanuna tamamen aykırı olduğu gibi evrensel hukukun temel ilkelerini ve hukuk güvenliğini yok edici bir durumdur. Toplumu genel olarak gözaltında tutup, dinleyip izlemek totaliter bir anlayışın uygulanmasıdır. Maddenin 6. fıkrasıyla polise ayrıca istihbarat faaliyetlerinde maddede belirtilen suçların önlenmesi amacıyla ve hâkim kararı alınmak koşuluyla teknik araçlarla izleme yetkisi verilmiştir. Bunun dışında kamu kurum ve kuruluşlarıyla kamu hizmeti veren kuruluşların ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerinden yararlanabilmek için gerekçesiyle yazılı talepte bulunma yetkisi de verilmiştir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Jandarma Görev ve Yetkileri Kanunu&amp;#8217;na 5397 sayılı kanunla eklenen ek 5. maddesiyle de jandarmaya polise tanınan yetkilerin tamamı kendi sorumluluk alanında tanınmış bulunmaktadır. Yine 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu&amp;#8217;nun 6. maddesinde 5397 sayılı kanunla yapılan değişiklikle MİT&amp;#8217;e 4. maddede kendisine yüklenen istihbarat ve önleyici amaçlı görevlerini yerine getirmede polis ve jandarmaya tanınan yetkiler aynen tanınmıştır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Güvenlik güçlerine soruşturma başlamadan önce verilen bu yetkiler hukuksal sorunlar yaratmakta ve keyfiliğe yol açmaktadır. CMK &lt;br&gt;&lt;br&gt;135. maddede bu tedbirler için suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebepleri aranırken, henüz bir suçun ortada olmadığı bir durumda hiçbir ölçüt aranmayarak söz konusu yetkileri kullanmak daha kolay hale getirilmiştir. Hâkimin hangi ölçütlere ve koşullara göre değerlendirme yapacağı belirtilmemiştir. Bu eksikliğin keyfiliğe yol açması beklenen bir sonuçtur. AİHM içtihatlarında &amp;#8220;kanunilik&amp;#8221; ilkesi önemlidir. Müdahale oluşturan düzenlemenin ulaşılabilir ve anlaşılabilir olmasının yanısıra müdahaleyi sağlayan yetkinin kapsamının ve kullanım şeklinin keyfiliği önleyecek şekilde düzenlenmesi gerekir. Güvenlik güçlerine verilen yetkilerin kanunilik ölçütüne uymadığı açıktır. Müdahalenin hukukiliği bakımından aranan diğer bir ölçüt &amp;#8220;zorlayıcı toplumsal ihtiyaç&amp;#8221;tır. Bunun için müdahalenin belirtilen amaçla orantılı olması, keyfiliği ve kötüye kullanmayı önleyecek yeterli güvenceleri sağlaması gerekir. Güvenlik güçlerine verilen yetkilerin düzenleniş şekli bu ölçüte de uyulmadığını göstermektedir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Haberleşmenin gizliliğini, özel ve ailevi hayatın ve konutun korunmasını özetle bireysel hayatın güvence altına alınmasını talep etmek ve bu güvenceler altında yaşamak temel bir haktır. Devletin görevi bireylerin bu temel haklarını korumaktır. Öngörülen müdahaleler hukuk güvenliği altında, sınırlı ve kesin ölçütlere bağlı olarak yapılmalıdır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hukuksal düzenlemeler bu alanda bireysel hayatların korunmasını güvence altına alma ve bu alanı devlet organlarının keyfi müdahalelerine karşı koruma amacıyla yapılır. Hukuk devleti olmanın gereği de budur. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Emekli Askerî Hâkim/ umitkardas@gmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>ÜMİT KARDAŞ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_8719c20ec72b7c3cce5cdacf4168c168</guid>
      </item>
      <item>
         <title>RUŞA ÇAMLIBEL ALSAÇ * - Genetiği değiştirilmiş ürünler farelere ne yaptı</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44102</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;İskoçya Rawett Enstitüsü&amp;#8217;nden Dr. Arpad Pusztai&amp;#8217;nin, genetiği değiştirilmiş patates ile beslediği farelerin tümünün; &lt;br&gt;&lt;br&gt;- İç organlarında küçülme, &lt;br&gt;- Sindirim sistemlerinde bozukluk, &lt;br&gt;- Bağışıklık sistemlerinde çökme, &lt;br&gt;- Kan yapılarında bozulma, &lt;br&gt;- Mide çeperlerinde kalınlaşma, &lt;br&gt;- Üremede problemler ve kısırlık görülmüştür. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Panik yapmayalım, bunlar sevgili farelerin yaşadıkları... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Onlar sadece küçük birer farecik. İnsanlara bir şey olmaz değil mi? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Her şeye &amp;#8216;uyumlu&amp;#8217; insanlarız, buna da uyum sağlarlarız elbet... Peki ya bu sonuçların fizyolojik ve psikolojik yansımaları neler? &lt;br&gt;&lt;br&gt;- Küçük organlarla mutlu insanlar olacağız. Ekonomik de olacağız böylelikle, ne güzel! &lt;br&gt;&lt;br&gt;Boşu boşuna koca böbreği taşımaktan kurtulacağız. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Mini mini bir karaciğerimiz olacak mesela... &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Organlarından kurtul, rahatla&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kilo vermenin kolay yolu işte daha ne? Yemeğini değil, organını küçült hafifle... &lt;br&gt;&lt;br&gt;- Sindirim sistemlerindeki bozuklukla, yediğini sindiremeyen biz insancıkların, mutluluğu sindirmesi de zorlaşacak... &lt;br&gt;&lt;br&gt;- Bağışıklık sisteminin çökme olasılığı berbat tabii... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sorun çok... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Baş etmek de zor olacak... Ama olsun, farecikler ne yapmış bakar, yardım alırız... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Belki aşı maşı da bulur, onu da satarlar bize... &lt;br&gt;&lt;br&gt;- Hepimizin kan yapısı bozulacaksa, alın size ortak kan projesi! Aynı bozuk kanı taşıyoruz... Demek ki gerçekten hepimiz kardeşiz... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Biz istemiyor muyduk aynı kanın kardeşleri olalım, dostluk içinde yaşayalım? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Buyurun işte! Artık dövüşmek de yok... &lt;br&gt;&lt;br&gt;- Mide çeperlerindeki kalınlaşma, yediğimiz besinlerle mi yoksa kimi oyunları yutmamızla mı ilgili? &lt;br&gt;&lt;br&gt;- Kısırlık üzücü tabii... &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Şirketler her derde deva buluyor&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ama zaten çok kalabalığız falan demiyor muyduk? Torun torbalarımız doğuramayıversin ne yapalım? Zaten bu sindirim sitemi, bu kan, bu küçülmüş organlarla da üremek zor görünüyor... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bakın, korkmayalım! Hiçbir şey yapamadık, robot torun yaparız... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kötü niyetli olmayalım. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hinlik yapmayalım... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Koca koca şirketler babalarının hayrına tohum üretecek değil. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Para kazanmak onların da hakkı. Ama yani, kötü niyetli oldukları söylenebilir mi? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Şişmanız diyoruz zayıflatıyorlar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dövüşüyoruz, barıştırıyorlar. Çeperleri kalınlaştırıp güçlendiriyor, nüfus planlaması yapıyorlar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İlaç pahalı diyoruz, antibiyotikli domates gönderiyorlar... &lt;br&gt;&lt;br&gt;İyilik yap denize at demişler... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Şirketlerin bizim için onca yol alıp getirdikleri GDO&amp;#8217;lu lezzetli mamalar, limanlarda bekletiliyormuş. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Olacak şey mi? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Biz de biliyoruz tabii ama psikoloji de der ki; &amp;#8220;İnsan düşünür, davranır, sorgular, ve psikolojideki temel gereksinimlerimizden biri olan güvenliğini ve varlığını tehlikeye atmaktan kaçar.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Oysa biz insanlar bu gün, belki de rant uğruna, tehlikeyi kendi ellerimizle onaylıyoruz... &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Senin annen kargaydı yavrum&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kodlarımızla çoktan oynanmış olacak ki, doğamızda var olan tehlikeden kaçınma, tehlikeye karşı koyma yetimizi de yitirdik. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İnsanlar, insanların genetiğiyle oynar, başka birileri oluveririz. &amp;#8220;Senin annen aynı zamanda bir kargaydı yavrum...&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Zihnimizle, kodlarımızla, gelişimimizle, doğallığımızla ve duygularımızla oynanıyor. Gelecekte nasıl bireyler olacağımızı öğrendiklerimiz değil, bir süre sonra biyolojik çeşitliliğimizle oynanma oranı belirleyecek... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Fena! &lt;br&gt;&lt;br&gt;H1N1 aşısını olmalı mı olmamalı mı diye tartışıp, kâr ve zarar oranını ölçtüğümüz bir zamanda GDO&amp;#8217;nun ithalatına ve kullanımına geçiş izni verildiğini duyuyoruz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kurban olduğumun civası... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Çok azarlandı tarafımızdan... Hayırlı olsun! &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu yazıyı &amp;#8220;ben&amp;#8221; yazdım&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Tüm bunların sonucunda ne kadarımız doğal kalır merak ediyorum. Ama inanın, vallahi billahi bu yazıyı henüz kendimken yazdım... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Yani kendime en yakın halimle diyeyim... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kendi olmayan, üzerinde oynamalar yapılan bir bireyin gerçekliği ne kadardır?&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* &lt;/em&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;&lt;a rel=&quot;nofollow&quot; target=&quot;_blank&quot; href=&quot;mailto://taraf.com.tr/haber/rusa_camlibel@hotmail.com&quot;&gt;rusa_camlibel@hotmail.com&lt;/a&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;&lt;/font&gt;</description>
         <author>RUŞA ÇAMLIBEL ALSAÇ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_2d14121af1d086950865efe7980ca558</guid>
      </item>
      <item>
         <title>ALPER GÜRKAN * - Biz Cumhuriyet&amp;#8217;te hayvan gibi yaşadık...</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44034</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Ece Ayhan&amp;#8217;a saygıyla...&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8220;Biz Cumhuriyet&amp;#8217;te hayvan gibi yaşadık...&amp;#8221; diyordu Ece Ayhan bir şiirinde. Nasıl demesin ki? Üstat oldukça derin bir tarihsel birikimi şiirlerine sütun etmiştir her daim. Oysa aynı tarihe bakıp &amp;#8220;Dersim İsyanı&amp;#8217;nda &amp;#8216;analar ağlamasın&amp;#8217; denmedi...&amp;#8221; diyor Onur Öymen de... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ki şimdi savaştan değil barıştan çıkarı olanlar hep bir ağızdan &amp;#8220;analar ağlamasın&amp;#8221; diyorken... &lt;br&gt;&lt;br&gt;CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, 1938&amp;#8217;de Türk Ordusunun envanterine yeni giren savaş uçaklarının ilk icraatı olarak bombaladığı Dersim halkını böyle anıyor ve o gün orada yaşananların bugün de devam etmesini arzuladığını ima ediyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ve ima ediyor ki Kürt sorunu, savaşarak çözülür... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öncesini görmesek dahi yirmi beş senedir akan kanın, ağlayan ananın, harcanan paranın ne haddi var ne hesabı oysaki... &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8220;Dersim İsyanı&amp;#8217;nda &amp;#8216;analar ağlamasın&amp;#8217; denmedi...&amp;#8221; diyor CHP Genel Başkan Yardımcısı... &lt;br&gt;&lt;br&gt;1938&amp;#8217;te &amp;#8220;kafalarına göre&amp;#8221; bir seçimle iktidarda tutunmuş olup halkın tepesinde diktatörlük yapan partinin 21. yüzyıldaki genel başkan yardımcısı... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Genel başkanı da farklı değil ki: Meclis&amp;#8217;te bu sözleri dikkatle dinleyip itinayla alkışlıyor, sonra her zaman olduğu gibi esen rüzgârı arkasına alıp &amp;#8220;ayıp etmiş&amp;#8221; diyor... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Oysa kendisi de &amp;#8220;ülkeyi kaosa sürükleyip orduyu göreve davet eden&amp;#8221; ve şu an Silivri&amp;#8217;de yatanlara selam göndermekten hiç geri kalmıyor... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye, bir eşik atlıyor şu sıralar: &amp;#8220;İnsanlık Onuru&amp;#8221; karşısında savaşmaktan, direnmekten vazgeçip bir bütün halinde barışa yöneliyor... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Elbette bunun baltalanması için çaba gösterenler olacak. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Elbette &amp;#8220;barış istemüzük&amp;#8221; diye savaş çığırtkanlığı yapanlar; elbette, 1980 öncesinde solcuları öldürmesi için sokağa salınanların iplerini yeniden çözmekle tehdit edenler; elbette, TBMM çatısı altında böyle densiz ve kafatasçı yorumlar yapanlar; elbette, Silahlı Kuvvetler&amp;#8217;in para akıttığı bölgeden nemalanan sivil ve askerler; elbette, her halükârda &amp;#8220;kargaşaya evet&amp;#8221; diyen sırtlanlar.. olacaktır. Fakat görünen o ki suların birçokları için artık tersine akmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Dün; hor ve hakir görülen ne varsa bugün, çıkıp kendini ifade edebilmekte ve dün; tabu, dogma ve put olarak görülenler bugün, kürsülerinden bir bir alaşağı edilmekte... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu yüzden Onur Öymen ve onun kafatasçı zihniyeti de putlarıyla birlikte çöken &amp;#8220;marazi bir ideolojinin&amp;#8221; son çırpınışlarından başka bir şey değil gibi görünüyor... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Goethe; &amp;#8220;insan, kendini insanda tanır&amp;#8221; der. Özsaygı dediğimiz şey de bu yüzden diğerkâmlığı öne çıkaran bir haslet ve niteliktir: İnsanın kendine layık gördüğü iyi, doğru ve güzelliği başkaları için de istemesi onu zaten hayvansı tepkilerden arındıran bir şeydir. Irk, cinsiyet, dil, din, sınıf, renk vs. ayrımı yapmaksızın ne kadar çok insana &amp;#8220;insanca&amp;#8221; yaşamayı layık görebiliyorsak kendimizi de o ölçüde insan sayabiliriz. &amp;#8220;Dersim İsyanı&amp;#8217;nda &amp;#8216;analar ağlamasın&amp;#8217; denmedi...&amp;#8221; diyor CHP Genel Başkan Yardımcısı... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kurmakla övündükleri &amp;#8220;düzen,&amp;#8221; &amp;#8220;Türklük&amp;#8221; üstüne yapılan vurgularla biçimlensin diye... &lt;br&gt;&lt;br&gt;İlk adalet bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt; &amp;#8220;Türk, bu ülkenin yegane efendisidir; geri kalanlar onun hizmetkârıdır&amp;#8221; diyebilsin diye... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu mühim &amp;#8220;Hukuk Adamı&amp;#8221; adına &amp;#8220;Hukuk Ödülü&amp;#8221; veren İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın, &amp;#8220;Eşitlik, eşit insanlar arasında olur&amp;#8221; diyebilsin diye... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Böyle diyor Öymen... &lt;br&gt;&lt;br&gt;Yine de biz bu cumhuriyette hayvan gibi yaşadıysak da gelecek nesillerin; içinde özgür, eşit, müreffeh ve barış içinde yaşayabilecekleri bir ülke özlemiyle &amp;#8220;analar ağlamasın&amp;#8221; diyoruz... &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Yazar / gurkanalper@yahoo.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>ALPER GÜRKAN *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_b1b56e964308ac6f9ae972a198d80934</guid>
      </item>
      <item>
         <title>UMUT TÜMAY ARSLAN * - Müstehcen Efendi: Beyaz Türklerin büyük sırrı</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=44033</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Aslında bu &amp;#8220;dağa kaldırmak&amp;#8221; fantezisine kısa bir zaman önce Yiğit Bulut&amp;#8217;un Hülya Avşar ile yaptığı programda da rastlamıştık. Aileleri izin vermeyince anne babasının kaçtıklarını anlatıyordu Hülya Avşar. Birdenbire, o müstehcen efendi, Yiğit Bulut&amp;#8217;un sesine yerleşivermişti; yüzüne de haz dolu bir tebessüm: &amp;#8220;Babanız annenizi dağa kaldırdı yani.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8220;Dağa kaldırmak&amp;#8221; fantezisinin memleketin azgelişmiş babalarını, ergen oğlanlarını hep beraber niye bu kadar gıdıkladığı malûm. Ama fantezinin devreye girdiği yer, müstehcen kahkaha beklentisinin ortaya çıktığı an konusunda düşünmeye değer. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dağdaki Kürtlerle ilgili fanteziyi de, peşi sıra gelen savunmayı da herkes duydu. Serdar Turgut ciddiye alınmak istemediğini, her şeyle kurduğu ironik mesafenin burada da söz konusu olduğunu, yaptığının kara mizah olarak anlaşılması gerektiğini, niyetinin kötü olmadığını, aile babası olduğunu söyleyiverdi. Benzer ifadelerle ona destek veren Ertuğrul Özkök de &amp;#8220;bu fantezinin hiç gerçekliği var mı allasen!&amp;#8221; diyerek iyi niyet konusunda ısrarcı oldu. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bana kalırsa fanteziyi ciddiye almak konusunda ısrarcı olmamız lazım. Elbette fantezinin gerçekleşme olasılığını değil, tam tersine fantezinin fantezi olduğunu bilmenin verdiği rahatlıkla dile saçılıp dökülenleri ciddiye almak gerek. Bu uygar ve açık görüşlü erkeklerin kamuya göz kırparak &amp;#8220;ciddiye almayın&amp;#8221; diyen müstehcen dayanışma ve jestlerini de ciddiye alalım derim. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İlkin, niyet hem yazıda hem de sonraki ifadelerde zaten açık edildi. Sınırdan içeri giren Kürtler, Türk erkeğinde bir gurur yarası açmış, artık yeterince sevilmediğini düşünen Türk erkeği de alaycı bir dille sitemini dile getirmişti. Yani Kürtleri aşağılamaktan, kadınlara yönelik acımasız güçten zevk almaya zorlayan müstehcen efendi davetsiz bir misafir filan değil. Çağrıldığı yere geldi. Demem o ki, okurlarıyla, destekçileriyle bu medeni beylerin günlük yaşamda tekzip ettikleri ırkçılık, kamusal görüntülerine yakıştırmadıkları yasaklı alem, gusto sahibi milliyetçiliğin kamusal yüzeyini ayakta tutmak üzere ihtiyaç duyulan bir hayalet zaten. Ciddiyet konusundaki ısrarımın ikinci sebebi de bununla ilişkili. Zamanımızın egemen ideolojik tutumunun, şu meşhur sinik-ironik mesafenin bir örneği karşımızda. &amp;#8220;Her şeyle alay edebilirim, beni ciddiye almayın,&amp;#8221; diyen bu öznenin her şeyle hep aynı konumda, kamusal yasayla (milliyetçiliğin ya da ırkçılığın kamusal kabulleriyle) doğrudan çatışarak değil, müstehcen ve gizli bir konumda alay etmesi dikkate değer. Bu beyler, ironik mesafe nedeniyle &amp;#8220;milliyetçi&amp;#8221;, &amp;#8220;ırkçı&amp;#8221;, &amp;#8220;kadın düşmanı&amp;#8221; görünmüyorlar ama bu ideolojileri ayakta tutan müstehcen âleme, türlü türlü hazlar vaad eden fantezilere de bir o kadar bağımlılar. Slavoj Zizek tam da bu bağlılığı anlatıyor: &amp;#8220;Günümüzün tipik öznesi, bir yandan her tür toplumsal ideolojiye kinik bir güvensizlik gösterirken, bir yandan kendini hiç kısıtlamaksızın Ötekinin komploları, tehditleri ve hazzının aşırı formları hakkında paranoyak fanteziler kuran kişidir.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;İronik mesafe ile Ötekine dair fantezilerden alınan haz arasındaki bu suç ortaklığına milliyetçiliğin zirve yaptığı son on yıl içinde çokça tanık olduk &amp;#8211;mesela orta sınıflarımızı, okumuş yazmışlarımızı coşturan Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı çok uzak bir geçmişe ait değil. Türkiye&amp;#8217;nin uygar, sivil, açık görüşlü, aydınlık yüzlü beyleri ve bayanları bu gölgeli âlemde çok vakit geçirdi, bu alana epey duygusal yatırım yaptı. Gusto sahibi milliyetçilerimiz, seviyeli gündelik yaşam görüntüsünü bozan pek çok şeyin &amp;#8211;küfür, aşağılama, &amp;#8216;yasak&amp;#8217; cinsellik, güç ve şiddet arzusu- tadını bu gizli, müstehcen fantezilerde çıkardı. Ötekinin varlığını inkâr etmekle başlayan hikâye, Ötekinin aşırı varlığıyla, bir türlü nüfuz edilemeyen fazlalılığıyla ve bu fazlalılığı yok etme arzusuyla devam etti.Elbette, türlü türlü hazlar aldığı hayal edilen Ötekinin bu aşırı hazzına yönelik şiddet arzusunu da peşine takarak. Ama bir di&amp;#8217;li geçmiş zamanın vakti gelmiş gibi gözüküyor. Bu sayın bey ve bayanların bizi fantezi âleminden haz almaya çağıran müstehcen sesleri artık pek işlemiyor ki fanteziyi reddeden ses daha gür çıktı. Daha bir süre bu müstehcen hayaletlerle uğraşacağız yine de. Uygar milliyetçilerimizle &amp;#8220;Burası Türkiye&amp;#8221; diyen Ali Desideroların paylaştığı ortak fanteziler, hiç olmadığı kadar görünür olacak bir süre, milliyetçiliğin kamusal yüzeyi enkaza dönmüş durumda çünkü. Fantezi âleminden gerçekliğe, Serdar Turgut&amp;#8217;tan &lt;i&gt;Nefes&lt;/i&gt; filmine giden yol da bu işte. Yakın zamanda vizyona giren ve çok seyredilen &lt;i&gt;Nefes&lt;/i&gt;, ayakta kalmaya çalışan bu ideolojinin kendi yarıklarını ve çatlaklarını, milli metaforların altını oyan maddi dünyayı tam da kapatmaya ve yamamaya çalışırken nasıl görünür kılmak zorunda kaldığının iyi bir örneği. Dağdakilere dair fantezi, bu filmde de kıyıya, yüzeye vurmuş. (Psikolojik bunalım içindeki komutanın PKK&amp;#8217;lı yaralı kıza sorduğu soru şu: &amp;#8220;Si... muydu seni!&amp;#8221;). Militarist ve milliyetçi niyetlerle, gür bir sesle, güçlü bir eril libidoyla başlayan film yorgunluk ve kararsızlıkla ilerleyip bir tür eril histeriyle bitiyor. Uyku ile uyanıklık, vatan ile sevgilinin bedeni, dış ses ile iç ses, vatan sağolsun ile nefes, ölüm ile hayat arasında bir yerlerde asılı kalarak. &amp;#8220;Ne mutlu Türk&amp;#8217;üm diyene&amp;#8221; ile &amp;#8220;Kürdüm ben&amp;#8221; arasında bir yerlerde.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Dr, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi / Tumay.Arslan@media.ankara.edu.tr&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>UMUT TÜMAY ARSLAN *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_ae4158fde0419e050cbd217cea44f0dc</guid>
      </item>
      <item>
         <title>FERHAT TUNÇ * - Dersim vahşeti tarihteki yerini nihayet almıştır</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43980</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Meclis&amp;#8217;te Kürt sorununda &amp;#8220;demokratik açılım süreci&amp;#8221; ile ilgili yapılan tartışmalarda bir kez daha nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gördük. Meclis kürsüsünde CHP adına konuşan Onur Öymen&amp;#8217;in ifadeleri adeta soykırım çağrısı niteliğindeydi. &lt;br&gt;&lt;br&gt;1938 yılında Dersim&amp;#8217;de yapılanları onaylayan ve sorunların çözüm yönteminin yine katliam olması gerektiğini belirten Öymen&amp;#8217;in söylediklerine bakın; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8220;Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı&amp;#8217;nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp &amp;#8216;bu savaşı bitirelim&amp;#8217; demedi. Kurtuluş Savaşı&amp;#8217;nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs&amp;#8217;ta analar ağlamadı mı? Kimse &amp;#8216;analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım&amp;#8217; dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok.&amp;#8221; Çok yoruma gerek bırakmayan bu zihniyet, ülkeyi yönetmeye aday. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu sözlerin söylendiği günlerde, Dersimlilerin gündemi ve umudu ise farklıydı. 15 Kasım 1937&amp;#8217;de asılarak katledilen Seyit Rıza ve yoldaşlarını anmak, yeri belli olmayan mezarlarını bulmak ve devleti bu trajik süreçle yüzleşmeye çağırıyorlardı. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İşte böyle bir dönemde bu zatın Meclis kürsüsünde yaptığı bu açıklama, Dersim katliamının etkilerini hâlâ üzerinden atamamış, iliklerine kadar o süreçten bu yana yaşadığı travmaları atlatmaya çalışan Dersimlileri derinden yaralamıştır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öte yandan ise, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en barbarca işlenmiş katliamına meşruluk kazandırmaya dönük bu yaklaşım son derece tehlikelidir. Dolayısıyla bir hukuk devleti olduğumuzdan yola çıkarak tarihsel katliam ve kırımları bu gün için, çözüm yöntemi olarak kabul eden ifadelerin suç olarak kabul edilmesi ve mahkûm edilmesi demokrasi ve insanlık adına önem taşımaktadır. Hukuk devleti olma ve sağlıklı bir gelecek kurmanın yolu, bu ve bunun gibi zihniyetlere taviz vermeden mücadele etmekten geçmektedir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dersimliler olarak kuşaklar boyudur büyük acılar yaşıyoruz. Kimliğimiz, değerlerimiz, dilimiz, inancımız sürekli bir baskıyla karşı karşıyadır. Farklılıklarımız nedeniyle çifte standartçı uygulamalara maruz kaldık. Mahpuslarda çürütüldük, asıldık, öldürüldük ve işkence gördük. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu gün bu acıları unutmaya, özgür ve demokratik bir ülkenin vatandaşları olarak yeni bir hayatın mümkün olduğuna kendimizi inandırmaya çalışıyoruz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ancak Onur Öymen&amp;#8217;in parlamento çatısı altında sarf ettiği sözler, bu umudu koruyan bizlerin yüreklerine ateş düşürmüştür. Bu toplumun yaşadığı travmaları biraz da olsa bilen bir insan ne anlatmak istediğimi iyi anlar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;1938 yılında Dersim&amp;#8217;de yaşanan durum tam bir vahşet olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Kürt ve Alevi kimliğinden ötürü Dersim katliamcı ve asimilasyoncu politikalarla haritadan silinmek istenmiştir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dersim&amp;#8217;in dağları, ovaları ve mağaraları top ateşiyle dövülmüş ve kundaktaki bebeğine varana dek yediden yetmişe insanlar süngüden geçirilmiş, yakılmış ve kurşuna dizilmiştir. Böylesi bir acıyı yaşamış toplumun çocukları olarak kaygılanmakta haklı değil miyiz? Bu zihniyet, adeta zevk alırcasına 70 yıl sonra yeniden bize bu acıları yaşatmaktadır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dersimde insanlar isyan çıkarmak için değil, canlarına kurtarmak için dağlara sığınmışlardır. Dağlara çıkamayanlar toplu bir şekilde katliamdan geçirilmiştir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;1937 ve 38 kırımında görev almış askerlerin anlattıklarını, Onur Öymen okumadıysa okumasını tavsiye ederim. Belki o zaman yaptığı bu açıklamadan ötürü utanır ve Dersimlilerden özür diler. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Karslı Asker A. Demirtaş ; &amp;#8220;Köylüleri topluyorduk, biraraya getirip &amp;#8216;sizleri koruyacağız, kurtaracağız&amp;#8217; diyerek dere kenarlarına veya uygun gördüğümüz yerlere götürüp makineli tüfeklerle tarıyorduk. Kadın, çocuk, bebe, ihtiyar, genç demeden hepsini, hepsini öldürüyorduk. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Subaylar &amp;#8216;hiçbir Aleviyi sağ koymayın, öldürün&amp;#8217; diyorlardı. Daha sonra cesetlerin başına erler kurtlar gibi üşüşüyorlardı. Kollarını sıvazlayıp bilezik, kolye gibi altınları kapmak için hırslı bir yarış başlıyordu. Kadınlar için altın takmanın önemi büyük olduğundan kolları parçalayarak, keserek altınlar kapışılıyordu. Hatta altın dişler de alınıyordu, Alevi öldürüp cennete gitmek, altınlarına da sahip olup bu dünyada da rahat yaşamak o günlerde önemliydi. Velhasıl birçok köyde benzer bu tür şeyler yapıldı. Bugün Kars&amp;#8217;ta Dersim zenginleri var. Bunların zenginlikleri oradan kalma.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;A.Demirtaş; &amp;#8220;Bir gün, 4&amp;#8211;5 yaşlarında bir çocuğu komutan bana göstererek &amp;#8216;öldür&amp;#8217; dedi. Ben &amp;#8216;yapamam&amp;#8217; deyince, yüzbaşı rütbesindeki komutanım çocuğu ayağından tuttu. Güçlü ve kuvvetli elleriyle yanı başındaki kayalara başı gelecek şekilde kaldırıp, kaldırıp vurmaya başladı. O an hafızamı kaybetmişim. Kendime hastanede geldim. Hava değişimi verdiler. Bir daha da Dersim&amp;#8217;e yollamadılar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Çünkü her şey bitmişti.&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bu vahşetin ve barbarlığın savunuculuğunu yapan CHP zihniyeti dünden bugüne değişmedi aslında. Meclis&amp;#8217;te katliamları savunan CHP bugün de Ergenekon avukatlığını yapmaktadır. Üzücü olan ise İttihat ve Terakki zihniyetinin devamcısı olan bu partinin kendini &amp;#8220;sosyal demokrat, ilerici&amp;#8221; göstermesidir. Aydınlara ve ilericilere düşen ise CHP&amp;#8217;nin bu kirli ve katliamcı yüzünü teşhir etmektir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Şahsen üzüldüğüm bir başka konu ise Meclis&amp;#8217;teki Dersimliler. Öymen, Meclis&amp;#8217;te bu hakaretleri yaparak, dedelerimizin kemiklerini sızlatırken, sözüm ona &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dersimlilerin kurtarıcısı gibi gösterilen Kemal Kılıçdaroğlu da alkışlıyordu. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sayın Kılıçdaroğlu, bu vahşeti alkışlarken hiç mi utanmadınız? Her fırsatta alakalı alakasız konuşmayı, kendine güldürmeyi marifet sayan Kamer Genç bu konuda konuşmayacak mı? En önemlisi bu parti içerisindeki Dersimliler, Aleviler, Kürtler, ilericiler atalarımıza küfür eden, bu savaşçı zihniyeti ne kadar sineye çekeceksiniz? Onurlu ve erdemli bir davranış olarak bu partiden istifa ederek, faşizmin &amp;#8220;soldan&amp;#8221; temsilcisi konumuna gelen bu partiyi tarihin çöplüğüne atmayacak mısınız? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sonuç olarak kendini cumhuriyetin, militarizmin ve katliamcı zihniyetin sahibi olarak gören CHP bilinen bir gerçeği kendi ağzından ifşa etmiştir. Artık görev başta atalarına küfredilen Dersimlilere, Alevilere, Kürtlere ve ilericilere düşüyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Toplumu yanıltmayın ve CHP&amp;#8217;yi derhal terk edin. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Sanatçı / ferhat@ferhattunc.net&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>FERHAT TUNÇ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_356266f11199ea6a969d811226b84250</guid>
      </item>
      <item>
         <title>HIDIR ÇAM * - Büyük Alevi Mitingi ve...</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43979</link>
         <description>&lt;p&gt;Kuleli Askerî Lisesi sınavlarını kazanmıştım ama yeni bir sınavla karşı karşıyaydım. Büyüklerimden aldığım ilk öğüt, Alevi olduğumu öğrencilikte ve gelecekteki tüm askerlik dönemimde sır gibi saklayacaktım. Ama koşullar dayanılır gibi değildi. Çok aşağılayıcı karalamalarla karşı karşıyaydım. Daha altı ay geçmemişti ki ağır suçlamalar karşısında zorunlu olarak Aleviliğimi savunmak zorunda kalmıştım. Benzer durumdaki Dersimli iki arkadaş, daha ilk yılda yoktan bahanelerle okuldan uzaklaştırılmışlardı. Benim için de çember gittikçe daralıyordu. Harp Okulu yıllarımda alay komutanımız Hüseyin Kıvrıkoğlu, şahsi bir suçum olmazsa da sicilimin hiç de iyi olmadığını uygun bir dille anlatmıştı. Kıtada ikinci yılımdı, Darbe, sivil katliamları tamamlamış kendi içine dönmüştü. Ordu içinde büyük bir operasyon başlamıştı. Benim de içinde bulunduğum üç yüzü aşkın subay gözaltına alınmıştı. Gözlerim bağlı, Aleviliğim suçmuş gibi önüme seriliyor ve çok ağır işkencelerden geçiliyordum. Bu kırk beş günlük dönem, resmi kayıtlara &amp;#8220;kıta harici hizmet&amp;#8221; diye geçmiş ve bitkin halde soluğu Ankara Emniyet Müdürlüğü&amp;#8217;nde almıştım. İfademi alan Musa isimli polis amiri, ordudan atılan subayların genelde Alevi ve Kürt kökenliler olduğunu, benim ismimin bile bu suç için yeterli delil olduğunu, direnmemin bir anlamı olmadığını yüzüme beyan ediyordu. Bu yaşadıklarım kötü bir düş gibi çoktan unutuldu gitti bile. Şimdi dönelim otuz yıl sonrasındaki İstanbul&amp;#8217;daki Büyük Alevi Mitingi&amp;#8217;ne. Dernek başkanları, isteklerini sıralıyor kör ve sağır yüreklere. &amp;#8220;Zorunlu din dersleri kaldırılsın, Madımak müze olsun, Alevi köylerine cami yapılmasın, cem evlerimiz ibadet yeri sayılsın, laikliğin ilk şartı olarak da Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın&amp;#8221; diyorlar. Tam bu sırada muhalefet partisinden Mustafa Özyürek programa katılıp yüzü hiç kızarmadan onlarca yıl iktidarda olduklarını unutup &amp;#8220;Bu konularda meclise sayısız önergeler verdiklerini ama hiç birisinin işleme konulmadığını&amp;#8221; söylüyor. Elli yıl önce &amp;#8220;Oğlum, bu devlete güven olmaz&amp;#8221; diyen dedem geldi aklıma. Ve jandarma korkusuyla bizleri uyutmaya çalışan Babam. Ve otuz yıl önceki yaşadıklarım. Ve Maraş, Sivas, Çorum, Gazi olayları. Ve Madımak. Ve İstanbul&amp;#8217;daki mitingdeki yüz binler&amp;#8230; Ama ne acı ki bu çağda bile hâlâ asimilasyon politikalarından medet umanlar var ve bu çağda bile Nâzım&amp;#8217;ın diliyle &amp;#8220;yüreklerin kulakları hâlâ kör ve sağır.&amp;#8221; &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;em&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;* Res&amp;#8217;en Emekli Subay / hidircam@gmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>HIDIR ÇAM *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_938105af01333f606658cdd455156070</guid>
      </item>
      <item>
         <title>ÇOCUKLAR İÇİN ADALET ÇAĞIRICILARI * - Taş atan çocuk hâlâ terörist</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43978</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;1991&amp;#8217;de çıkan ve 2006 senesinde yenilenen Terörle Mücadele Kanunu çocuklara yetişkin ve terör suçlusu muamelesi yapıyor. Burada dikkat edilmesi gereken konu, sorunun TMK mağduru çocukların sadece yetişkinler gibi işleme maruz kalmalarından değil, terör suçlarına özgü olarak ve yetişkinler için geliştirilmiş olan özel soruşturma, yargılama, cezalandırma ve infaz rejimlerine maruz bırakılmalarından doğmasıdır. Yani TMK mağduru çocuklar hem genel olarak hem de özel olarak aynı süreçte iki kez çocuk hakları ihlal edilerek mağdur ediliyor. Bu durum BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa, Türk Ceza Kanunu&amp;#8217;nun 6. maddesi ve Çocuk Koruma Kanunu&amp;#8217;na açıkça aykırılık oluşturuyor. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hükümet 1991&amp;#8217;den beri Terörle Mücadele Kanunu nedeniyle mağdur olmuş çocukların sorununu bu yasa tasarısı ile çözeceklerini söylüyor. Çocukların mağdur edilmesinin önüne geçmesi için gerekli ve yeterli olduğunu açıkladıkları üç maddenin değiştirilmesi çok önemli olmakla birlikte sorunun çözümünü ne yazık ki sağlayamaz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Açıklamalara göre çocuklara her durumda yüzde elli ceza artırımı getiren TMK&amp;#8217;nın 5. maddesi, 16-18 yaş grubu çocukların Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde değil de Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanmasına neden olan TMK&amp;#8217;nın 9. maddesi ve yine aynı yaş grubu çocuklara aldıkları cezada ertelemeyi, paraya çevirmeyi, hükmün açıklanmasını geri bırakmayı ve seçenek yaptırımlar uygulamayı yasaklayan 13. maddesi hükümet tasarısında değiştirilmesi öngörülen maddeler. Bu değişiklikler elbette önemlidir ama TMK mağduru çocukların sorununu asla çözmez. Çocuklara terörist muamelesi yapılmasının da ne yazık ki önüne geçemez. Bu şekilde yapılacak değişiklik ile birlikte çocuklara terörist muamelesi Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde değil de Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde yapılacaktır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Çünkü... Birinci olarak, bu değişiklikler yapıldığında, örneğin 90 ay (7,5 yıl) ceza almış bir çocuğun cezası sadece yirmi ay azaltılmış olacak. Bu çocuklar, şimdiye kadar düşük ceza almış bazıları dışında en az 83 ay 10 gün (6 yıl 11 ay 10 gün) ceza almışlardır. Aralarında 190 ay (15 yıl 10 ay) ceza almış çocuklar vardır. Bu cezalardan sadece 20 ay indirim sağlayacak bir değişikliğin bu sorunu çözmeyeceği açıktır. Üstelik TMK&amp;#8217;nın 17. maddesi ve infaz hükümleri değişmediğinden çocuklar şartlı salıverme konusunda da terör suçlularıyla aynı muameleyi görmeye devam edecekler. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Yine adli suçlarda verilen cezanın 2/3&amp;#8217;ünü infaz kurumunda (cezaevi) geçirilirken, TMK&amp;#8217;dan yargılanıp ceza alan çocuklar verilen cezaların 3/4&amp;#8217;ünü infaz kurumunda geçirmeleri gerekecektir. Ayrıca terör suçlularıyla aynı infaz kurallarına tabi oldukları için 3 (üç) kez disiplin cezası almaları durumunda, şartlı salıverme hakkını yitirecek, cezalarının tamamını infaz kurumunda geçirmeleri gerekecektir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;İkinci olarak, çocukların tamamının, yaş farkına bakılmaksızın Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanmaları önemlidir. Ancak çocuklara yüksek cezalar verilmesine neden olan yasa maddeleri değişmediği sürece, çocuk ağır ceza hâkimlerinin de şimdikinden farklı kararlar vermesi mümkün olmayacaktır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Üçüncü olarak, on altı - on sekiz yaş grubu çocuklara erteleme, paraya çevirme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi seçenek yaptırımları uygulanmasının yolunu açmak da önemlidir. Ancak bu yaptırımların uygulanabilmesi için, örneğin erteleme için en fazla üç yıl ceza verilmesi gerekir. Bunun için ise, çocuklara üç yıldan fazla ceza verilmesine yol açan kanun maddeleri değiştirilmelidir. Aksi takdirde, verilen cezalar çoğunlukla üç yılın üzerinde olduğu için bu değişiklik de çocukların büyük çoğunluğuna bir yarar getirmeyecektir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bizler, Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları olarak sorunun hukuki açıdan çözümü için, Bakanlar Kurulu&amp;#8217;nun açıklamasını da kapsayacak biçimde sekiz konuda yasa değişikliği yapılması gerektiği görüşündeyiz. Buna göre; &lt;br&gt;&lt;br&gt;1. Terörle Mücadele Kanunu&amp;#8217;nuncezaları artıran maddesi (madde 5). &lt;br&gt;&lt;br&gt;2.Çocuklara, örgüt ilişkisi olmasa da örgüt üyeliğinden ceza verilmesi uygulamasını önlemek için konuyla bağlantılı maddesi (madde 2). &lt;br&gt;&lt;br&gt;3. Yüzünü kısmen veya tamamen kapatmak nedeniyle çocuklara örgüt propagandasından ceza vermeye yol açan maddesi (madde 7/2-a). &lt;br&gt;&lt;br&gt;4. On altı - on sekiz yaş grubu çocukların çocuk ağır ceza mahkemelerinde yargılanmasını engelleyen maddesi (madde 9). &lt;br&gt;&lt;br&gt;5. Aynı yaş grubundaki çocuklara hükmün açıklanmasını geri bırakma, erteleme, paraya çevirme ve seçenek yaptırıma çevirme yasağı getiren maddesi(madde 13). &lt;br&gt;&lt;br&gt;6. Cezaların infazı ile şartla salıvermeyle ilgili maddesi (madde 17). &lt;br&gt;&lt;br&gt;7. Türk Ceza Kanunu&amp;#8217;nun çocuklara örgüt ilişkisi olmasa da örgüt üyeliğinden ceza verilmesine yol açan maddesi (madde 220/6). &lt;br&gt;&lt;br&gt;8. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu&amp;#8217;nun taş atmayı güvenlik güçlerine silahlı direnme sayarak çocuklara ceza vermeye yol açan maddesi (madde 33-c). Bu maddeler çocuklar lehine değiştirilerek çocuk koruma hukukuna uygun hale getirilmelidir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dikkat edilirse torba yasa tasarısı içerisinde hükümet, önerdiğimiz çözümlerden 1, 4 ve 5. sıradakiler için değişiklik planlamaktadır. Diğer önerilerimiz dikkate alınmazsa TMK mağduru çocuklar sorunu gerçek anlamda çözüme kavuşmayacağından, hükümeti, bu yaklaşımını gözden geçirmeye çağırıyoruz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Evet, çocuklar terörist olamazlar. Ancak çözümü sağlamak için, binlerce çocuğun mağduriyetini giderebilmek için çözümün eksiksiz gerçekleşmesi gerekir. Aksi takdirde çocuklar yine terörist muamelesi görmeye devam edeceklerdir! &lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

</description>
         <author>ÇOCUKLAR İÇİN ADALET ÇAĞIRICILARI *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_9d77f8686d277d1bd2aae46217c9fc3b</guid>
      </item>
      <item>
         <title>SERNUR YASSIKAYA * - Berlin duvarı ve Türkiye...</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43864</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;9 Kasım 2009, Berlin Duvarı&amp;#8217;nın, Batı ve Doğu Berlinlilerin ortak iradesi sonucu yıkılmasının ve tarihin derinliklerine gömülmesinin tarihidir. Bu yıkılış, ABD ile Sovyetler Birliği arasında, Mart 1946&amp;#8217;da Winston Churchill&amp;#8217;in ifade ettiği Baltıklardan Adriyatik&amp;#8217;e uzanan &amp;#8220;Demir Perde&amp;#8221;nin sonu anlamına geliyordu. Bu tarihten itibaren, birer Sovyet uydusu konumundaki Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de hayata geçirecekleri devrimler ile başlarındaki komünist yönetimleri devirecekler, açık piyasa ekonomisinin ve liberal demokrasinin faziletleri! ile kucaklaşacaklardı. Demir Perde&amp;#8217;nin sona erişi aynı zamanda Avrupa&amp;#8217;nın yüzyıllar süren ayrılığının, AB şemsiyesi altında sona erecek süreci başlatması ve belki de en önemlisi Türkiye ile Batı arasındaki psikolojik ve maddi sınırların sona ermesi anlamına geliyordu. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Berlin Duvarı&amp;#8217;nın yıkılışı bir süreçtir ve Sovyetler Birliği&amp;#8217;nin 1991&amp;#8217;deki dağılışı ile nihayete ermiştir. 1946&amp;#8217;dan beri küresel düzende devam eden ideolojik ayrımlar sona ermiş ve dünya, tek küresel güç konumuna yükselen ABD ve onun temsil ettiği değerler için &amp;#8220;düz&amp;#8221;leşmiştir. Francis Fukuyama, bu durumu &amp;#8220;tarihin sonu&amp;#8221; olarak nitelerken, Samuel Huntington gibi muhafazakârlar için &amp;#8220;Medeniyetler Çatışması&amp;#8221;na giden sürecin başlangıç işareti verilmekteydi. ABD&amp;#8217;nin dönemin çiçeği burnundaki Başkanı George W. Bush&amp;#8217;a göre ise &amp;#8220;yeni bir dünya&amp;#8221; düzeninin kapıları sonuna kadar açılmaktaydı. Bush için &amp;#8220;yeni dünya düzeni&amp;#8221; ABD&amp;#8217;nin tek hegemon güç olduğu bir çerçeve anlamına geliyordu ki Charles Krauthammer&amp;#8217;de ünlü &lt;i&gt;Foreign Policy&lt;/i&gt; dergisinde yayımladığı makalesinde bu durumu, &amp;#8220;Amerika&amp;#8217;nın üstünlüğü, onun askeri, diplomatik ve ekonomik varlıkları ile dünyanın herhangi bir bölgesindeki çatışmaya kendisini dâhil etmeye karar verdiğinde nihai sonuca ulaştıracak aktör ülke olmasına dayanmaktadır&amp;#8221; diyerek, desteklemekteydi. Ne var ki görünen gerçek çok daha farklıydı ve tüm bu tahminler son 20 yılda meydana gelen gelişmeler ile yanlışlanacaktır. Belki de sadece birisi, dünya için tam bir felaket anlamına gelecek &amp;#8220;Medeniyetler Çatışması&amp;#8221; tezi, 11 Eylül 2001&amp;#8217;de gerçekleşen saldırılar ile gerçekleşmeye en yakın noktaya ulaşmıştı. Ne var ki küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, küresel bir kamuoyunu harekete geçirerek ve organize ederek, söz konusu tezi sona erdirmese de, önemini kaybettirecektir. Evet, Berlin Duvarı&amp;#8217;nın yıkılması, dünya düzeninin, küreselleşme ve iletişim teknolojilerindeki olağanüstü gelişim sayesinde, henüz tam anlamıyla kavrayamadığımız ama ipuçlarını gördüğümüz yeni bir küresel sisteme geçiş sürecinin başlangıcını oluşturmaktaydı. Bir ironi olarak ya da tarihin bir cilvesi, Roma&amp;#8217;dan sonra bugüne gördüğü en güçlü hegemon devletinin siyasi ve ekonomik olarak solmaya yüz tutacak gücünün de başlangıç fişeği atılmıştı. Bugün gelinen nokta hepimizin malûmu, kürenin farklı bölgelerinde yükselen ve küresel güç olmaya namzet Çin, Hindistan, Brezilya gibi güçler, bununla birlikte tarihin hiçbir döneminde olgunlaşamayan bir küresel kamuoyundan söz edebiliyoruz. Berlin Duvarı&amp;#8217;nın yıkılışı ile liberal demokrasinin taşıdığı değerler artık sadece Batı&amp;#8217;ya ait olan bir kavram olmaktan çıkarak, tüm kürenin sahiplendiği bir niteliğe dönüştü. Bu noktada Türkiye&amp;#8217;ye dönecek olursak, Soli Özel, &lt;i&gt;HaberTürk&lt;/i&gt; gazetesindeki yazısında Berlin Duvarı&amp;#8217;nın yıkılışının &amp;#8220;simgesel&amp;#8221; olduğu ama &amp;#8220;Soğuk Savaş&amp;#8217;ın bitmesinin çok ötesinde anlamlarla yüklü olduğunu&amp;#8221; ifade etmektedir. Bu tespiti Türkiye&amp;#8217;ye uyarlayacak olursak iki tarih verilebilir. Bunlardan birincisi, 3 Kasım 2002 Genel seçimleri ve AK Parti&amp;#8217;nin tek başına iktidara gelişi, ikincisi ise 3 Ekim 2005 tarihinde Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlama tarihinin alınmasıdır. 3 Kasım, milletin ortak iradesinin son 50 yıl içinde ilk kez bu kadar kuvvetli bir şekilde sandığa yansıdığı ve Soğuk Savaş dönemi siyaset temsilcilerinin, parlamento dışı bırakıldığı ya da muhalefete mahkûm edildiği, psikolojik bir bariyerin aşıldığı tarihi, 3 Ekim 2005 tarihi ise Türkiye&amp;#8217;nin demokratikleşme ve özgürleşme arayışında iç ve dış engelleri yıkan maddi eşik anlamına gelmekteydi. Bu çift taraflı mekanizma, AK Parti iktidarı ile Türkiye&amp;#8217;nin, Berlin Duvarı&amp;#8217;nın açtığı yolda yürüyen &amp;#8220;Mavi Küre&amp;#8221; ile bütünleşmesinin de önünü açmıştır. Soğuk Savaş döneminin &amp;#8220;kanat&amp;#8221; ülkesi Türkiye, Berlin Duvarı&amp;#8217;nın düzleştirdiği bir dünyada &amp;#8220;eksen&amp;#8221; ülke konumuna yükselmiştir. Evrilmekte olan yeni küresel sistemde, bilgi, iletişim ve enerji ağlarının kesişme noktasında bulunan Türkiye için &amp;#8220;muasır medeniyetler seviyesini yakalama hedefi&amp;#8221; ilk defa bu kadar gerçekliğe dönüşme imkânı bulmaktaydı. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye, son 7 yıl içinde darbe planlarına, gizli yapılanmalara, e-bildirilere, Danıştay saldırısı gibi kanlı ve Hrant Dink cinayeti gibi sansasyonel eylemler ile kendisine yaşatılmak istenen &amp;#8220;11 Eylül&amp;#8221;lere prim vermemiş, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, birlikte ve ortak yaşamaya yönelik iradesinden vazgeçmemiş, kendisine yönelik tertip edilmek istenen psikolojik harekatları boşa çıkarmış; ekonomik refah ve demokrasiyi önceleyen yeni bir toplumsal iradeyi meydana getirmiştir. Bu gelişmeler bir tesadüf eseri değildir. Türkiye&amp;#8217;de kitleler, şehirleşme ve eğitim kalitesinin yükselmesi, iletişim teknolojilerindeki gelişim sonucu çok daha hızlı ve etkin şekilde örgütlenmekte ve bilinçlenmektedir. Aynı zamanda kamusal alanın, hem dışsal hem de içsel gelişmeler neticesinde şeffaflaşması ve demokratikleşmesi de, kitlelerin mobilizasyonunu artırmaktadır. Bu gelişmeler sayesindedir ki, Berlin Duvarı&amp;#8217;nın yıkılışını siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak ıskalayan Türkiye, yeniden doğal yatağına geri dönüyor. Bu dönüşe, Soğuk Savaşın yapıları, hukuk düzeni ve çerçevesi artık dar gelmektedir. Türkiye, konuşamadığı, tabu haline gelmiş birçok konuyu, çok sesli olarak tartışabilmektedir. Dış politikada, geliştirilen kavramsal çerçeve, küresel sistemin oluşturduğu elverişli şartlar ile birlikte, Türkiye&amp;#8217;yi bölgesinin &amp;#8220;düzen kurucu&amp;#8221; bir bölgesel güç konumuna yükseltirken, küresel güç olma yoluna giden taşlarını da döşemektedir. Bu noktada Türkiye&amp;#8217;nin toplumsal barışını temin etmesi kritik eşiği oluşturacaktır. Son dönemde Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere, AK Parti hükümetinin yedi yıllık iktidar döneminde siyasal, sosyal ve ekonomik alanlarda attığı adımlar ve son dönemde başlattığı &amp;#8220;Demokratik Açılım Süreci&amp;#8221; bu anlamda oldukça anlamlı ve destek olunması gereken bir aşamayı temsil etmektedir. Türkiye birçok uzman ve yazarın ifade ettiği gibi bundan 5-10 yıl öncesinde konuşulamayacak hatta hayal edilemeyecek hususları tartışabiliyorsa, zihinlerdeki Berlin Duvarları da yıkılıyor demektir. Bu süreç toplumun tüm taraflarınca ve kurumlarınca sorumlu bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir.Ne yazık ki siyasal kanatta CHP ve MHP temsilcilerinde bu sorumluluğu gözlemlemek mümkün değildir. Son derece sığ bir demagoji, popülizm ve vizyonsuzluk gözlemlediğimiz söz konusu siyaset kurumları, temsil ettikleri kitleleri yanlış yönlendirmekte ve Türkiye&amp;#8217;nin önüne yeni setler oluşturma çabasına girişmekteler. CHP ve MHP, Soğuk Savaş&amp;#8217;tan arta kalan bir toplum ve dünya tasavvurunun sözcülüğünü yapmakta ve bekçiliğini yürütmektedirler. Bu siyasal kurumlarımızın siyaset alanında yaşattığı boşluğu, sivil toplum kuruluşlarının ve iş dünyasının doldurması bir zorunluluktur. Bu yönde de olumlu işaretler gelmektedir. CHP ve MHP gibi siyasal yapılar mevcut düzeni sürdürme hususunda ısrarcı olurlarsa belki kısa dönemde başarılı olabilirler ama uzun dönemde kaybeden kendileri olacaktır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Türkiye, 3 Kasım 2002&amp;#8217;de çıktığı ve 3 Ekim 2005&amp;#8217;te perçinlediği, duvarlarını 1989 yılında yıkan dünya ile bütünleşme yolunda hızla yol almaktadır. Bu yolda, Türkiye bıçak sırtında giden bir ülkeyi de andırmaktadır. Türkiye&amp;#8217;nin Berlin Duvarı çöktükten sonraki dönemin Rusya&amp;#8217;sına mı benzeyeceği yoksa kendisini yeniden inşa eden Almanya mı olacağı da yapacağı tercihlere bağlı olarak değişecektir. İkinci seçenek için zamanın ruhuna uygun olarak düzenlenecek ve şu an toplumun büyük kesiminin de üzerinde mutabık olduğu &amp;#8220;Yeni Anayasa&amp;#8221;nın oluşturulması bir zorunluluktur. Bu yönde atılacak bir adım, Türkiye&amp;#8217;nin önündeki gerçek &amp;#8220;Berlin Duvarı&amp;#8221;nın yıkılışına sebep olacak ve 21. yüzyıla giden yolu somutlaştıracaktır. &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;*Dış Politika Uzmanı / sernur@gmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>SERNUR YASSIKAYA *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_dde907f72da7b8194f89c5e297dd9575</guid>
      </item>
      <item>
         <title>AHMET ALP MENEMENCİ * - Tarihten ders almak üzerine</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43863</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;İhbar mektubu ile başlayan tartışmalar hızla devam ederken, gazetelerde az sayıda da olsa &amp;#8220;9 Subay Olayı&amp;#8221;na değinen köşe yazıları görüldü. Binbaşı Samet Kuşçu&amp;#8217;nun, ordu içindeki cunta örgütlenmesini ihbar etmesi ile patlak veren süreç, sadece elli yıl kadar kısa bir maziye sahip. Fakat hiç kuşkusuz, çıkarılması gereken dersler, uzun süre daha konuşulmak ve tartışılmak durumundadır. Vesayet rejiminin yapısal dinamiklerini gösterdiği için gerektiğinde ayrıntılı olarak ele alınması icap edecektir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öyleyse, bugünlerde yaşanan sıcak gelişmeleri dikkatle okumak gerekmektedir. Bunun için de en güvenilir kaynak gene tarih olmalıdır; kendisinden dersler çıkarılabilecek, aynı hataları yineleme riskini azaltacak ve doğru kararlara ulaştıracak güç olarak tarih! Türkiye&amp;#8217;nin ilk askeri müdahalesi olan ve bir daha önü kesilemeyen 27 Mayıs girişiminin tarihine bakmak da işte bu bağlamda önemlidir. Özellikle tam da bugünlerde yaşananlar karşısında tuhaf bir &amp;#8220;zafer sarhoşluğu&amp;#8221; yanılgısından kaçınmak için tarihe &amp;#8220;9 Subay Olayı&amp;#8221; olarak geçen meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Kısaca belirtmek gerekirse, 1955 yılında ordu içinde bir grup subay, gizli bir örgütlenmeye gitmiş ve iktidarı devirmek amacıyla bir dizi plan hazırlamaya başlamıştır. Dikkat ederseniz, 27 Mayıs İhtilâli&amp;#8217;ni destekleyip bir &amp;#8220;devrim&amp;#8221; olarak görenlerin öne sürdükleri temel tezler 1957 ile 1960 arası Menderes politikalarına dairdir. Bu insanlara &amp;#8220;neden 27 Mayıs&amp;#8217;ı destekliyorsunuz hâlâ&amp;#8221; diye sorulduğunda, istisnasız tümü &amp;#8220;Tahkikat Komisyonu, basına baskı ve gazetecilerin tutuklanması, Menderes&amp;#8217;in rektörlere &amp;#8216;kara cübbeliler&amp;#8217; demesi ve üniversite olayları&amp;#8221;nı sıralarlar. Oysa bu sıralanan gelişmelerin neredeyse tamamı 1957 sonrası dönemde yaşanmıştır. Ancak ordu içinde ihtilâl örgütlenmesi ve planlar ise daha 1954-1955 yılından itibaren başlamıştır. Demek ki sorun, bazılarının zannettiği ve ekranlarda ya da köşelerinde hâlâ halka yutturmaya çalıştığı gibi, Menderes&amp;#8217;in yukarıda sıralanan eylemleri değildir. Sorun, bu ülkede halkın tercihine, sandığa ve demokrasi tahayyülüne karşı oluşturulmuş askerî-bürokratik vesayet bloğudur. Ne zaman ki iktidarın ellerinden kaymakta olduğunu, adı gibi &amp;#8220;cumhuriyet&amp;#8221;e benzer biçimde halkın müdahalesine açık bir rejime evirildiğini fark ettiler, işte o andan itibaren zihinlerinin derinlerinde bir şeyler kımıldamaya başladı. Komünizm de olsa, irtica da olsa, Avrupa Birliği de olsa, gerekçe hep aynı kaldı: Rejim çok ciddi tehlike altındadır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Şimdi tekrar asıl konuya dönelim. Orhan Erkanlı 1960 darbesinde yüzbaşı rütbesiyle görev almış bir subaydı. Hatıralarında &amp;#8220;askeri darbelerin değişmez özelliği, gizli örgütler tarafından gerçekleştirilmiş olmalarıdır&amp;#8221; diyen Erkanlı, 9 Subay Olayı&amp;#8217;nın da içeriden en yakın tanıklarından biridir. Önce hatıralarından şu satırları okuyalım: &amp;#8220;1955 yılı içinde Türk Ordusu&amp;#8217;nda bir sürü gizli kuruluş olduğundan hiç şüphe yoktur. Memleket buhrana girdiği zaman, orduda birbirinden habersiz örgütler kurulur, bunların bir kısmı tesadüflerle birleşir, aksiyona geçer, bir kısmı kaybolur gider. Nitekim biz de bir süre sonra, ikinci bir gizli örgütle irtibat kurduk ve birleştik. Örgütün ilk ismi &amp;#8216;Atatürkçüler Cemiyeti&amp;#8217; idi. Yıllarca gizli bir ihtilâl örgütü olarak toplantılar, çalışmalar, birleşmeler, dağılmalar birbirini kovaladı... Bu arada 1958&amp;#8217;in ilk aylarında 9 Subay Olayı olarak anılan ihanete maruz kaldık&amp;#8221;. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Erkanlı&amp;#8217;nın ihanet dediği olay, ordu içinden Binbaşı Samet Kuşçu&amp;#8217;nun bu örgütlenmeyi ihbar etmesiydi. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Adnan Menderes hemen Milli Savunma Bakanı&amp;#8217;nı yanına çağırarak, olup biteni anlamaya çalıştı ve nihayet kısmi tutuklamalar başladı. 9 Subay gözaltına alınıp sorgulandı. Orhan Erkanlı &amp;#8220;tutuklanan arkadaşlarımızdan hiçbirisi baskılara hatta işkencelere rağmen, diğer arkadaşlarını ve örgütü ele vermediler; akıllı ve cesur davranışlarıyla hem kendilerini hem de örgütü kurtardılar&amp;#8221; diye yazıyor. Haklıdır, kendilerini kurtardırdılar, çünkü yapılan sorgulama sonucunda bir tek ihbar eden Binbaşı Samet Kuşçu &amp;#8220;muhbir&amp;#8221; sıfatıyla tutuklanırken, diğer subaylar serbest bırakıldı ve iki yıl sonra 27 Mayıs ihtilâlinde serbest kalanların tümü aktif olarak görev aldı. Tarihin bu trajik ironisi üstüne uzun uzun düşünmek gerekir galiba. Olayın bir başka anlatımı da Şevket Süreyya&amp;#8217;nın Menderes&amp;#8217;in Dramı adlı kitabındadır. Şevket Süreyya da örgütün lideri Binbaşı Faruk Güventürk&amp;#8217;ün &amp;#8220;bu bir ihtilâl komitesidir. Bunun sonucunda baş verip baş almak vardır&amp;#8221; dediğini nakleder.Güventürk, 115 gün gözaltında süren baskılara rağmen bir şey elde edilemeyince serbest bırakılmıştı. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Peki, bu yaşananlar karşısında, tek başına iktidar konumundaki Başbakan Adnan Menderes hangi reel süreci işletmişti? Başbakan&amp;#8217;ın yaptığı tek şey, Milli Savunma Bakanı&amp;#8217;nı değiştirmek oldu. Ne ordu içindeki kıpırdanmaları, ne gizli örgütlenmeleri ne de onu devirmeyi kafasına koymuş olan zihniyeti görebildi. Gözaltına alıp sorgulanan birkaç subayla, bu işin halledilebileceğini zannetti. Halbuki Yüzbaşı Orhan Erkanlı diyor ki &amp;#8220;bu tutuklama olayı bizi paniğe uğrattı, her an tutuklanmak tehdidi içinde yaşıyorduk... Gizli bir ihtilâl örgütünün üyesi olarak ve hele örgütün bir kısmı yakalandıktan sonra yaşamak, insan ruhunu, benliğini kemiren, sinirlerini bozan, verimliliğini düşüren bir yaşantıdır. Sonu ipe giden bir yolun üzerinde, korku ve heyecan dolu günler, uykusuz geceler geçer, fakat hiçbir zaman kendinizi güven içinde hissetmesiniz. Her an tutuklanma ihtimaliniz vardır, mahalle bekçisinin düdüğü, sokaktan geçen bir arabanın korna sesi sizi ürpertir, renginiz sararır&amp;#8230;&amp;#8221; Korkudan rengi sararan Erkanlı ve diğer gizli yapılanma üyeleri, çok değil, iki yıl sonra Menderes&amp;#8217;i ipe yollarken kim bilir hangi ruh haleti içindeydi. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Yazının başında, tarihten ders almanın imkânları üstüne düşünmek gerektiğini belirtmiştim. Soğukkanlı ama cesur siyasetçiler, gerekli dersleri çıkarmakta da mahir insanlar olsa gerektir. &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Araştırmacı-Yazar / alpmenemenci@gmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>AHMET ALP MENEMENCİ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_78e369a3845ec9497e124d388d162cf4</guid>
      </item>
      <item>
         <title>KADİR DAĞHAN * - GDO tartışmasında kim haklı, kim değil</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43603</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;Özel yöntemlerle ya da daha açık bir deyimle DNA teknolojisi kullanılarak bir organizmadan başka bir organizmaya bir veya daha fazla gen transfer ederek organizmanın genetik yapısının değiştirilmesine Genetik Modifikasyon yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar diyoruz. Genetik yapının değiştirilme işlemi ya kendi türünden ya da kendi dışındaki başka bir türden olmak üzere iki şekilde olmaktadır. Bu işlemin gıdalarda uygulanmasına da GDG(genetiği değiştirilmiş gıda) adını veriyoruz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Günümüzde güncel olan ve uzun süreden beri gündemimizi işgal eden ve görünen odur ki daha uzun bir süre de işgal edecek olan ve son günlerde de her kafadan bir sesin çıktığı genetik gıdaları ve bununla beraber birdenbire önem kazanan gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair yönetmelik daha imza aşamasındayken ortalık toz duman oldu ve tüketici paniklerken kafalar iyice karıştı. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Zararlı mı, zararsız mı&lt;/b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Gerçektende artık yaşamımıza istesek de istemesek de giren GD gıdalarla ilgili olarak konunun tüm yönleriyle ve çok geniş boyutlu olarak tartışılması gerekir. Ancak görüyoruz ki bunu yapmak yerine birileri hemen bunu politik bir malzeme olarak kullanmaya başlarken kanun koyucular da &amp;#8216;ben tek yetkiliyim, ne dersem o olur&amp;#8217; mantığıyla davranarak ve kendi dışında ki tarafları yok sayarak başka bir yanlışa imza attı. Bu da yetmiyor ki taraflar birbirlerini durmadan suçlayarak var olan kafa karışıklıklarını iyice içinden çıkmaz hale getiriyorlar. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bir defa burada söz konusu olan halkın sağlığıdır. Hiç kimsenin bunu kendi bakış açısına hapsetmeye hakkı yoktur. Bugün gerek bilim adamları gerekse tartışmanın diğer bileşenleri ortak bir noktada buluşamıyorlar. Taraflardan birisine göre GDG ve GMO&amp;#8217;lar kesinlikle ret edilmelidir. Zira bu gıda veya organizmalar hem insan sağlığına hem de çevreye zarar vermektedirler. Bu gıdalar gelecekte sadece doğayı tahrip etmekle kalmayacağı gibi insan sağlığını da ciddi boyutlarda riske edecektir. Diğer tarafa göre de bunun tam aksine GDO&amp;#8217;ların kullanılmasının insan sağlığına hiçbir zararı olmayacağı gibi artan nüfusun gıda gereksinimini karşılamaktan tutun daha az ilaç kullanımına ve istenen talebe uygun olarak üretim için çok yararlı olacağı görüşündedirler. &lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;nbsp;Durum böyleyken tarafların birbirlerini yok saymak, ortak bilinçle hareket etmek yerine birbirlerini çıkarcılıkla, ideolojik yaklaşmakla ve çok da kolayca suçlamayı seçmektedirler. Ve burada olan halka olmaktadır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bir yandan domuz gribi olaylarında yetkililerin tutarsız, birbiriyle çelişen açıklamalarının şoku devam ederken arkasından da reyting uğruna medyanın da kışkırtmasıyla GDO konusuyla karşı karşıya kalan insanlar tam bir panik içinde kaldılar. Hangi tv kanalında ilgili bir haber geçiyorsa yan tarafında da birbirinden güzel meyve sebze görüntüleri akıyor ve doğal olarak tüketiciler ekranda gördükleri meyve sebzelerin tehlikeli olduğu ve bunlardan uzak kalması gerektiğini düşünüyor. Tam da mevsim itibariyle bizler halkı bol sebze ve meyve tüketmeye teşvik ederken. Bir başkaları da tezgâhtan aldıkları gıda ürünlerini kameralara sallayarak bilir bilmez tespitlerde bulunuyor, kendilerine göre siyasi hedefleri uğruna şovlar yapıyorlar. Doğrusu onlar bu şovları yaparken ekmeğinin peşinde olan satıcının neler düşündüğünü bilmek isterdim. Kimsenin halkı, tüketiciyi düşündüğü yok. Herkes bu konudan nasıl kendime pay çıkarırım derdinde. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Diğer yandan bence asıl önemli olan yönetmeliği tartışmaktan çok olayın kendisidir. Zira yönetmelikte yanlış veya eksikler varsa ki vardır bunlar bir şekilde giderilebilir. Bunun için tüm bileşenlerin bir araya gelerek samimi ve hiçbir kaygı taşımadan konuyu enine boyuna ele alarak ortak noktayı bulmaları gerekiyor ki bunu da düzenleyecek olan ilgili bakanlıktır. Ancak yönetmeliğin tümünden birkaç ifadenin etrafında kıyameti koparmak ve bir yerlere yüklenmek pek de doğru gelmiyor. Ve her şeyden önce yönetmeliği bir bütün olarak incelemek zarureti vardır. Doğrusu bunun yapılabildiğinden emin değilim. Ve anlıyoruz ki burada taraf olmak ya da olmamak başlı başına bir tartışma konusudur. Ve görüldüğü gibi bilim adamları fikir birliği içinde değilken biz tüketicilerin karşıt ya da yandaş olmamızdan daha önemlisi konunun felsefesidir. Başka bir ifadeyle yarar ve zararlarını bilim adamlarının uzlaşmasına bırakarak verimli toprakları ve bitki çeşitliliği bu kadar zengin olan ülkemizde GDO ekimine veya GDO gıdalara ihtiyacımızın olup olmadığıdır ki yoktur.O halde &amp;#8216;neden buna gerek duyulmaktadır?&amp;#8217; diye sorabiliriz. Yanıt olarak da yanlış politikalar, kendi kaynaklarımızın yeterince değerlendirilememesi ve dışa bağımlılık diyebiliriz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ülkemizde bu yanlış politikalar ve dışa bağımlılık sonucu haşhaş üretimi yasaklandı ve geçimini haşhaş üretiminden sağlayan binlerce aile işsiz kaldı. Daha sonra bunu şeker pancarı, tütün, pamuk kotaları takip etti. Bir şekilde coğrafyamızın bir bölümü nedeni veya haklılık payı ne olursa olsun köyleri boşaltılarak insansızlaştırıldı. Hayvancılık ve tarım büyük oranda yok edildi. Bunları irdelemeden GDO&amp;#8217;ları veya ilgili yönetmeliği tartışmak sadece kolaycılıktır ve asıl sorunu gizlemektir. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;GDO&amp;#8217;ların anlaşılması imkânsız&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Bugün ülkemizde 2.000.000 dönümden fazla verimli ancak ekilemeyen ya da ekilmeyen arazimiz mevcuttur. Bu verimli araziler organik üretim için hazırdır.Üzerinde durulması gereken başka önemli bir nokta da GDO&amp;#8217;lar hakkında yeterli bilgiye sahip olmaktır. Zira tüketicinin şayet herhangi bir uyarı veya açıklama yoksa tükettiği gıdanın GDO içerip içermediğini anlayabilmesi mümkün değildir. Ve yine biliyoruz ki bu gıdalar herhangi bir şekilde ülkemizde bulunmakta ve bilinçsizce tüketilmektedir. Ve sınırlarımızda bu ürünlerin tespitini yaparak girmesini önleyecek bir yapılanma henüz kurulmuş değildir. Sınırlardan girdikten sonra ise artık çok geçtir. Diğer yandan bu ürünlerin alerjilere ve salgın hastalıklara yol açtığına dair bilimsel veriler var mıdır?Yoksa varsayımlardan mı ibarettir? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Gıda Mühendisleri olarak üzerimize düşen temel görevin bilimsel verilere dayanarak konuyu tüm boyutlarıyla tartışmak olduğunu belirtmek istiyorum. Çünkü hiçbir şey insan sağlığından ve üzerinde yaşanılacak sağlıklı bir çevreden daha önemli değildir.Ayrıca biliyoruz ki GDO&amp;#8217;lu ürünlerin kullanılmasının sorunu daha çok gelecekle ilgilidir. Gelecek ise meçhuldür ve kaygılar her zaman olacaktır. Ancak gıda güvencesi penceresinden baktığımızda bu ürünlerin sadece birkaç firmanın egemenliğinde üretilmesi hatta büyük bölümünü bir ABD firmasının gerçekleştirmesi düşündürücü ve önemlidir. Sadece bu yönüyle baktığımızda bile bunun geri dönülmez bir tekelleşmeye gideceği açıktır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Tüketicinin ve çevrenin tartışılan sağlık riskleri ise gıda güvenliği açısından önemlidir. Ve de kesinlikle var olan endişeler giderilmeden gerek GDO üretimine gerekse GD gıdaların tüketimine izin verilmemelidir. Sadece izin vermemekle kalmayıp çok sıkı bir şekilde denetimi sağlanmalıdır. Yetkililer adı geçen yönetmeliğin bu amaca uygun olarak çıkarıldığını söylüyorlarsa bunu açık ve net bir şekilde ifade etmeli ve kaygıları gidermelidirler. Zira tüketicinin doğal olarak güveneceği makam burasıdır. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Zaten birey ve toplumda hemen her konuda oluşmuş olan gerginlik ve stresin üzerine bir de tükettiği gıdaların endişesi eklenirse herhalde ortaya masumane sonuçlar çıkmayacak ve bundan hepimiz sorumlu olacağız. Tüm insanlığın yeterli, dengeli ve güvenli gıdalarla beslendiği, barış içinde yaşayacağı bir dünya dileğiyle... &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* TMMOB Gıda Müh. Odası Y.K. 2. Başkanı&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>KADİR DAĞHAN *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_ca2a681c7c33e79a15b76f039737b684</guid>
      </item>
      <item>
         <title>HALİL BERKTAY * - 1729&amp;#8217;da, İrlanda Cumhuriyeti mi?</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43498</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;1 Kasım Pazar, öğlen suları. Normal &amp;#8220;Okuma Notları&amp;#8221;m için bir stok oluşturmaya çalışıyorum, bir süre yollarda, konferanslarda olacağımdan. Üç haftaya karşılık altı yazı yolladım da, bütün tatil çalışıp. İnsanı giderek daha fazla ısıran, kışkırtan güncelliğe bulaşmamaya çalışarak. Zor iş tabii, Türkiye&amp;#8217;de soğukkanlılığını korumak. Hem belge var, hem de gerçekliği ispatlanmış böyle bir belgeyi dahi savunanlar. Hem Serdar Turgut&amp;#8217;un iç bulandırıcı yazısı var, hem de Serdar Turgut&amp;#8217;u ve yazısını dahi savunanlar. Dört bir yandan ağzının payını aldı gerçi. Gene de, böylesi bir ayıba, pişkinliğe, utanmazlığa illâ bir şeyler demek ihtiyacını duyuyor insan. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;Haydi demiş olayım, son dört cümlemle. Ve yapmışken, Ertuğrul Özkök&amp;#8217;e de bir bilgi notu düşeyim bari. Zira o da katılmış, son kurtarma operasyonuna. &amp;#8220;Ne var canım, mizah yazısıydı, siz anlamadınız&amp;#8221; çeşitlemelerine girmiş. Serdar Turgut&amp;#8217;un &amp;#8220;linç&amp;#8221; edilmek istenmesine gönlü elvermemiş. Oysa 2005-2006 yıllarında, Hrant Dink&amp;#8217;in bilirkişi raporuyla sabit mizahına hiç böyle bir tolerans göstermedilerdi. Hrant&amp;#8217;ı korumak şöyle dursun, Hürriyet Hrant&amp;#8217;ı ölüme götüren o linç atmosferinin yaratılmasında baş rolü oynadıydı. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;Geçelim, geçebiliyorsak. Bu çerçevede Özkök bir adım daha atmış. Serdar Turgut&amp;#8217;un marifetini &amp;#8220;Swift&amp;#8217;in, &amp;#8216;İrlanda Cumhuriyeti&amp;#8217;nin kurtuluşu için mütevazı bir öneri&amp;#8217; yazısı&amp;#8221; ile karşılaştırıp ödüllendirmek yolunu tutmuş. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;Eh, yani. Demek ki neymiş ? Jonathan Swift&amp;#8217;in kısa adıyla &amp;#8220;Mütevazı Bir Öneri&amp;#8221;si (A Modest Proposal), &amp;#8220;İrlanda Cumhuriyeti&amp;#8217;nin kurtuluşu için&amp;#8221;miş. Swift ne zaman yaşamış? 1667-1745 arası. &amp;#8220;Mütevazı Bir Öneri&amp;#8221;yi ne zaman yazmış? 1729&amp;#8217;da. En ünlü eseri? Gulliver&amp;#8217;in Seyahatleri. Onun ilk basımı? 1726. Okumadınız mı çocukluğunuzda? Bu tarihleri hatırlamayabilirsiniz tabii. Ama Lilliputlar (cüceler) veya Brobdingnaglar (devler) ülkesindeki olaylara ilişkin somut tariflerden, meselâ yelkenlilerin, kalyonların anlatımından, hiç mi modernite öncesi, sanayi öncesi bir dünya, bir 18. yüzyıl dünyası imajı kalmadı kafanızda? 1720&amp;#8217;lerde İrlanda Cumhuriyeti ne gezer? &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;18. yüzyılın ilk yarısında cumhuriyeti kim kaybetmiş ki İrlanda bulsun? IRA&amp;#8217;nın Kuzey İrlanda&amp;#8217;da yürüttüğü, daha yeni biten kanlı iç savaş da mı hiçbir çağrışım oluşturmadı kafanızda, İrlanda&amp;#8217;nın İngiltere&amp;#8217;den ne zaman ve nasıl bağımsızlığına kavuştuğuna dair? 1916 Paskalya Ayaklanması? 1919-21 bağımsızlık savaşı? O yıl, İngiliz Milletler Camiası içinde kalma koşuluyla ilân edilen Hür İrlanda Devleti (Irish Free State)? Bu barış antlaşmasını kabul edenler ile &amp;#8220;redçi&amp;#8221; aşırılar arasında 1922 iç savaşı? 1949&amp;#8217;da Milletler Camiası&amp;#8217;ndan da ayrılış? Diyelim ki hiç Yeats okumadınız. Michael Collins (1996) filmini de mi görmediniz, IRA&amp;#8217;nın asıl kurucusunun hayatını anlatan? &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;İnternet çağında neredeyse bütün bu bilgilere ulaşmak dakikalar bile değil, saniyeler meselesi. Ulaşmamanın nedeni ise sadece kibir ve tembellik olabilir. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;1980&amp;#8217;lerde bir gün, Ankara&amp;#8217;daki Dost Kitabevi&amp;#8217;nde, Hemingway&amp;#8217;in Bütün Eserleri dizisinden (Bilgi Yayınevi) yeni çıkmış Afrika&amp;#8217;nın Yeşil Tepeleri çevirisini karıştırırken, bir &amp;#8220;ren geyiği avı&amp;#8221; çıkmıştı karşıma. İngiliz Filolojisi mezunu çevirmenin (rhinoceros = gergedan kısaltması) rhino sözcüğünü &amp;#8220;ren geyiği&amp;#8221; diye çevirdiğini hemen fark etmiştim. Sonra da, sözlüğe bakmaması bir yana, ren geyiklerinin nerede yaşadığından habersiz olmasına da takılan bir &amp;#8220;Afrikalı Rengeyikleri&amp;#8221; yazısı yazmıştım. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;1729&amp;#8217;da İrlanda Cumhuriyeti&amp;#8217;nin, bundan aşağı kalır yanı yok. Swift&amp;#8217;in hicvinin tam başlığı: A Modest Proposal: For Preventing the Children of Poor People in Ireland from Being a Burden to Their Parents or Country, and for Making Them Beneficial to the Publick. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;Yani : &amp;#8220;İrlanda&amp;#8217;daki Yoksul Halkın Çocuklarının, Ebeveynleri ve Ülkelerine Yük Olmasının Önüne Geçmek ve Onları Kamuya Yararlı Kılmak İçin Mütevazı Bir Öneri.&amp;#8221; &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;Bu başlık altında önerdiği, İrlandalı bebeklerin iyice beslenip bir yaşlarına geldiğinde &amp;#8220;et&amp;#8221; niyetine zengin toprak sahiplerine satılması. &lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;br style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;&lt;span style=&quot;font-family:Arial;&quot;&gt;Büyük gazetelerimizi ne bilgili, ne kültürlü, ne kadar titiz ve çalışkan kişiler yönetiyor, değil mi? &lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;</description>
         <author>HALİL BERKTAY *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_165ea5dd23d891e969d1d3829079ec4a</guid>
      </item>
      <item>
         <title>ORHAN DÜZ * - Aksu vadisi kararmasın</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43496</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;br&gt;İbrahim Günel imzalı haberin başlığı şuydu: &amp;#8220;Sıra Aksu Vadisi&amp;#8217;nde.&amp;#8221; Fal taşı gibi açılan gözlerimle dayanılmaz bir merak içinde haberi okumaya koyuldum. Satırlar ilerledikçe damarlarımdaki kanı çekildiğini, tüylerimin diken diken olduğunu ve kalbime bir ağrının saplandığını hissettim. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Birdenbire çocukluk anılarım canlandı gözlerimin önünde. Bir zamanlar çağıl çağıl akarken bembeyaz köpükler savuran o güzelim Aksu çayında yazları çocukluk arkadaşlarımla birlikte çimer, kırmızı benekli alabalık yakalardım.Çay boyu sıralanan çeşit çeşit meyve ağaçlarına çıkar dalından meyve yemenin lezzetine varırdım. Rüzgârla savrulan kavak yapraklarının hışırtısı kulaklarımı bir ninni gibi okşardı. Yeni olmuş taze cevizleri kabuklarından sıyırırken ellerimin yeşile boyandığını görünce içimi sevinç kaplardı. Çayın kenarında uzanan geniş çayırlıkta atların ve tayların otlayışını büyük bir hayranlıkla seyrederdim. Çocukluğumun geçtiği o doğanın güzelliklerini anlatmakla bitiremem. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Ne yazık ki bu meşum haber çevreye duyarlı yetkili mercilerin acilen harekete geçmemesi halinde bütün bu güzelliklerin yok olmaya yüz tutacağını bildiriyordu. Haberden öğrendiğimiz kadarıyla, dünya ölçeğinde 305 Önemli Doğa Alanı&amp;#8217;ndan biri olan Aksu Vadisi, çevre ve orman bakanlığının inşaatına izin verdiği Aksu ve Yedigöller hidroelektrik santralleri (HES) yüzünden yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Söz konusu vadide mutlak koruma altına alınması gereken çengel boynuzlu dağ keçileri, boz ayı, kırmızı benekli vaşak ve kırmızı benekli alabalık yaşıyor ve ayrıca ünlü İspir fasulyesi yetişiyor. Aksu vadisi ve köyleri doğal yaşamı koruma derneği başkanı Yakup Kaplan durumun vahametini şu sözlerle ifade ediyor: &amp;#8220;Kilometrelerce uzunluktaki tünellerden çıkan molozun döküldüğü dere yatağındaki ceviz ağaçları, meyve ağaçları, meralar ve canlı yaşamı son buldu. Kırmızı benekli alabalıklar ve su samurları öldü.&amp;#8221; Vadiyi oluşturan derenin suyunun kullanım hakkı, 49 yıllığına Borusan Holding&amp;#8217;e kiralanmış. Yakup Kaplan, Çevre ve Orman Bakanlığı&amp;#8217;nın koruma alanı için kendilerine gönderdiği tebliğde &amp;#8220;Kamp yapanların ve vadi halkının yüksek sesle müzik dinlememesi&amp;#8221; gerektiğini belirterek, &amp;#8220;Aynı bakanlık burada HES inşaatları için dinamit patlatılmasına izin veriyor ama&amp;#8221; diye eklemiş. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Aksu köylülerinden Erdoğan Aksu, HES&amp;#8217;çilerin üç üniversiteden bilimsel rapor aldığını belirterek, &amp;#8220;Bu raporları hazırlayan bilim insanları buraya gelmedi bile. Onlar hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacağız&amp;#8221; demiş. Doğa Derneği Başkanı Güven Eken ise &amp;#8220;Yaban Hayatı Yönetmeliği, bu tür sahalarda yapılaşma dışındaki faaliyetlere izin vermiyor ama buna rağmen bakanlık, bilimsellikten uzak raporlara dayanıyor&amp;#8221; demiş. Eken, alanın daha sonra zengin altın ve bakır rezervleri için maden şirketlerine verileceğini de öne sürmüş. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Görüldüğü üzere söz konusu haber, &lt;i&gt;Taraf&lt;/i&gt;&amp;#8217;ın ekonomi sayfasının çerçevesinden taşan çok boyutlu ve son derece önemli bir doğa kıyımına işaret ediyor. Buradan çevreci sivil toplum kuruluşlarını ve doğaya duyarlı yetkili mercileri harekete geçmeye davet ediyorum. &lt;br&gt;&lt;br&gt;Sözlerimi Edip Cansever&amp;#8217;in meseleyi can damarından yakalayan mısralarıyla bitiriyorum: &amp;#8220;İnsan yaşadığı yere benzer o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer suyunda yüzen balığa toprağını iten çiçeğe dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine&amp;#8230;&amp;#8221; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hamiş: Şimdi düşünüyorum da, ben ne çok benzemişim içimde hâlâ gürül gürül akan o Aksu çayına&amp;#8230; &amp;nbsp;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Kitap Çevirmeni / bayorange@hotmail.com&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>ORHAN DÜZ *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_f6e479a69425cf0eb94063733783b8d8</guid>
      </item>
      <item>
         <title>MEYDA YEĞENOĞLU * - Haydi, Türkler okula: Şimdi &amp;#8216;geri öğrenme&amp;#8217; zamanıdır</title>
         <link>http://taraf.com.tr/haber.asp?id=43394</link>
         <description>&lt;p&gt;&lt;i&gt;&lt;br&gt;İki Dil Bir Bavul&lt;/i&gt; filminin vizyona girişini sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet bu çok önemli bulduğum filmi izleme keyfine ulaştım. Filmin önemi basitçe bugün Türkiye konjonktüründe Kürt meselesinde yaşanan gelişmelerden kaynaklanmıyor. Bu film bizi başka bir etik ve politik konum almaya teşvik ettiği için ayrı bir değer ve önem arz ediyor.&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;b&gt;İlişkisizliğe dayalı bir ilişki&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Dil ve dilsel iletişim filmin temel meselesi. Dil ise iki insanın/grubun/halkın arasında etik, politik, duygusal, entelektüel veya herhangi bir ilişki kurulabilmesinin ilk ve en temel koşulu. Dilsiz bir ilişki tahayyül etmek mümkün mü? İlişkisizliğe dayalı bir ilişki nasıl bir ilişki ima eder? &lt;i&gt;İki Dil Bir Bavul&lt;/i&gt; işte bu ilişkisizliği kendisine dert edinmiş bir film. Ama her ilişkisizliğin aynı anda bir ilişki içerdiği, belli bir ilişki kurma biçimini ima ettiğini de söyleyebiliriz. Türkler ve Kürtler arasındaki bu ilişkisiz-ilişkililik seksen yıldır ilişki içinde yer alan bu iki gruptan birinin, yani Türklerin Kürtlere hep bir şeyler öğretmeye çalışması biçiminde oldu. Adeta Batı dünyasının kendine biçtiği &amp;#8216;medenileştirme misyonu&amp;#8217; gibi, Türkiye Türklerinin de Kürt nüfusu ile ilişkisel olmayan bu ilişki biçimi hep medenileştirme, eğitme ve dolayısıyla da kendine benzetme misyonu ile şekillendi, yapılandı. Beyaz adamın külfeti gibi, medeniyet taşımanın kamburu hep Türklerin omzunda oldu! &lt;br&gt;&lt;br&gt;Hiç tanımadığı ve muhtemelen o köye gittiği güne kadar da Kürtçeyi beyaz ve Batılı Türk olan birçoğumuz gibi hiç duymamış olan öğretmen Emre, yine birçoğumuz gibi gittiği, o ücra Kürt köyünden öğreneceği bir şey olabileceğini düşünmüyordu elbette. Medeniyetten nasibini almamış bu ücra Kürt köylülerinden öğreneceği ne olabilirdi ki? O, bu ilişkide öğreten olmaktan başka nasıl konumlanabilirdi ki? Zaten orada bulunuş amacı da bir öğretmen olarak öğretmek değil miydi? &lt;br&gt;&lt;br&gt;Filmin öneminin kaynaklandığı nokta bize anadili Kürtçe olduğu için Türkçe müfredata sahip olan okulda (bir başkası var mı ki?) bir dizi zorluk yaşayan çocukların yaşadığı sıkıntıları anlatması değil, içinde bulunduğu ortamın dili olan Kürtçeyi bilmeyen Batılı Türk Emre öğretmenin sıkıntısını anlatmasıydı. Film sıkıntının odağını Kürt çocuklardan ziyade (Kürt öğrencilerin öğretmen Emre&amp;#8217;nin biçare çabaları karşısındaki tatlı kayıtsızlıkları filmin en can alıcı noktalarından birini oluşturuyor) Türk öğretmene çevirmesi sayesinde film çok önemli bir noktaya işaret ediyor: Bir Türk olarak Kürt köyünde öğrencilerinle ilişki kurabilmenin önkoşulu sadece onların senin dilin olan Türkçeyi değil, senin de onların sahip olduğu başka bir dili öğrenmendir. İlişkisellik bunu gerektirir. Aksi koşulda gelişen şeyin adı ilişki olmaz, olsa olsa tepeden öğretme olur. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&amp;#8216;Geri öğrenme&amp;#8217; ile gelen bilgi&lt;/b&gt; &lt;i&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;İki Dil bir Bavul&lt;/i&gt; filmini &lt;i&gt;Çalıkuşu&lt;/i&gt; ve benzerlerinden ayırt eden özellik işte tam da burada ortaya çıkıyor. Bu film sayesinde anadili Kürtçe olan bir Kürt köyünde hiçbir ilişki kurmadan sadece bir misyoner edasında bir öğretmen olarak var olmaya çalışırsak nasıl bir dizi sorun yaşayabileceğimize tanık oluyoruz.Yani bir başka öğrenme sürecine gönderme yapıyor film. Dil konusuna odaklanarak anlatılan şey, hükümran benliğin kendi dışına attığı ötekisi ile kurabileceği ilişki biçimleri ve bu ilişkideki sadece öğretici olma değil öğrenen de olabilme ihtimali. Ancak bu öyle bir öğrenme süreci ki ancak o güne kadar öğrenilenlerin adeta geri vitese takılarak yerinden oynatılması, geri öğrenilmesi olarak Türkçeye çevirirsem bir ölçüde karşılayabileceğimi düşündüğüm &amp;#8216;unlearning&amp;#8217; terimi ile anlatabileceğim bir süreç. Geri öğrenme süreci basitçe o güne kadar öğrendiklerimizin unutulması demeye gelmiyor. Sömürgecilik-sonrası kuramcılardan Gayatri Spivak&amp;#8217;ın sıkça gönderme yaptığı bu terim (&amp;#8220;unlearning one&amp;#8217;s privilege as one&amp;#8217;s loss&amp;#8221;) kişinin kendi tarihiyle, önyargılarıyla, onca zaman öğrenmiş olduğu ama neredeyse içgüdüsel tepkiler biçimine bürünmüş olan bilgilenme biçimleriyle kuracağı eleştirel ilişkiyi açıklamaya yönelik. Yoksa basitçe bugüne kadar öğrendiklerimizi unutup yerine yeni bilgiler edinelim demeye gelmiyor. Eğer ırkçılığı öğrenebildiysek bunu geri öğrenebilmemiz de mümkündür. Geri öğrenmeye meyletmek önemlidir, çünkü bu süreçte, daha önce öğrenegeldiklerimizin bize kapatmış olduğu bir dizi başka yaratıcı ilişki kurma biçimini ve öteki bilgileri edinme imkânını yakalayabiliriz. &lt;br&gt;&lt;br&gt;O halde geri öğrenme süreci bir unutma değil, bir yeniden öğrenme sürecidir. Eğitim, vatandaşlık, cinsiyet ve diğer başka hususlar açısından ayrıcalıklı bir durumda olmuş olabilirim. Ama bu ayrıcalığı, başka bilgilenme biçimlerimin önünde bir engel olarak telakki edersem, yani kendi ayrıcalığımı aslında bir kaybın, bir zayiatın kaynağı olarak görebilirsem bu ayrıcalığı bir geri öğrenme süreci ile bir kazanca dönüştürme imkânını yaratabilirim. Kazanmaya çalıştığım bu başka bilgi (basitçe ötekine ilişkin bilgiden farklı olarak) benim sahip olmuş olduğum ayrıcalıklı konum nedeniyle benim elimin altında olmayan bir bilgidir. Bu nedenle kendi ayrıcalığımızı geri öğrenme sürecine dönüştürmemiz, ev ödevimizi yapmayı ve bu sayede de ayrıcalıklı konumumuza kapalı olan ötekine ilişkin başka bir bilgiyi edinmemizi içerir.Bu ödev ve bu geri öğrenimin içerdiği yeni öğrenme biçimi ise aynı zamanda öteki ile başka bir ilişkiye girmeyi ima eder. Bu ilişki ise basitçe ötekine ses vermek veya onu temsil etmek demeye gelmez. Kendi ayrıcalıklarımızı geri öğrenme süreci, aynı zamanda öteki ile etik bir ilişkiye girmeye yeltenmemizin başlangıcıdır. &amp;nbsp; &lt;b&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Haydi, Türkler ezber bozmaya&lt;/b&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;Öteki ile kurulan etik bir ilişki ise basitçe bir bilgilenme meselesi değil, onunla kurulacak yeni bir ilişkiselliktir. Bu ilişkisellik ise her şeyden önce öznenin kendisi ile kurduğu narsist ilişkinin eleştirisini gerekli kılar. Öteki ile kurulacak etik bir ilişki, ilişki içindeki her iki tarafın da birbirinden öğrenmelerini ve bir anlamda birbirlerini bozundurmalarını içeren bir süreçtir. Bu süreç baskıya maruz kalmış gruplara ses verme veya onları temsil etme aceleciliğinden kurtulmuş olan ama ondan çok daha meşakkatli bir yolu içerir. Emre öğretmenin yaz döneminin gelmesi ile Ege&amp;#8217;de kendi kasabasına gidişinin akabinde köylerindeki gölete neşe içinde atlayıp zıplayan Kürt çocukların aralarında gerçekleştirdiği Kürtçe diyaloglar bu çocukların her ne kadar bir yıl boyunca Türkçe eğitime maruz kalmış olsalar da anadillerinin Kürtçe kaldığını ve kalacağını söylüyordu. Ama çocuklar Türkçe öğrenme sürecindeydiler. Peki, öğretmen Emre, Kürtçe öğrenmeye yeltenecek miydi acaba? Soruyu başka türlü soracak olursam: Öğretmen Emre&amp;#8217;yi beyaz Batılı Türklerin bir cisimleşmesi gibi değerlendirecek olursak, Emre&amp;#8217;nin bu Kürt köyündeki deneyiminin, onun Kürtlere ilişkin o güne kadar bilegeldiği, varsayageldiği bilgilerini ve dolayısıyla onlarla kurageldiği ilişki biçimlerini yeniden formatlamasına vesile olup olmayacağı sorusu kilit öneme sahip. Kürt açılımı dediğimiz şey biraz da bugüne kadar öğrenmiş olduklarımızı açıp saçmayı, yeniden ve yeniden gözden geçirmeyi, geri öğrenmeyi ve başka ilişki kurma biçimlerini aramayı da ima etmiyor mu? Bu açılım bunları ima etmezse bu nasıl bir açılım olur? Yoksa hâlâ hep öğreten olarak kalmaya direnmek mi istiyoruz? Bu geri öğrenme ve bu etik ilişki sayesinde iki dil bir özne değil, iki dil iki özne olabileceğimiz koşulları yaratabilecek miyiz? &amp;#8220;Haydi, kızlar okula&amp;#8221;yı pek kolay telaffuz ettik, pek çabuk benimsedik. &amp;#8220;Haydi, Türkler geri öğrenme sürecine&amp;#8221;yi de aynı kolaylıkla telaffuz edip benimsemeye hazır mıyız? &amp;nbsp; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;font size=&quot;1&quot;&gt;&lt;em&gt;* Prof. Dr, ODTÜ Sosyoloji Bölümü / meyda@metu.edu.tr&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
&lt;br /&gt;&#13;
 &#13;

&lt;/font&gt;</description>
         <author>MEYDA YEĞENOĞLU *</author>
         <guid isPermaLink="false">7c4a00d89cc636894779266a29264bda_214838e1d90bf6bd710aa65923d337eb</guid>
      </item>
   </channel>
</rss>
<!-- fe8.pipes.sp1.yahoo.com uncompressed/chunked Mon Nov 23 22:32:00 PST 2009 -->
