<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:yt="http://gdata.youtube.com/schemas/2007">
   <channel>
      <title>Zaman - Yazarlar</title>
      <description>Pipes Output</description>
      <link>http://pipes.yahoo.com/pipes/pipe.info?_id=a21aa8addbab5eef9e1f18364a5a9f9b</link>
      <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 23:41:28 -0800</pubDate>
      <generator>http://pipes.yahoo.com/pipes/</generator>
      <item>
         <title>BÜLENT KORUCU - YARSAV'ın yeni yüzü: Emine Hanım</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919390</link>
         <description>YARSAV'ın yeni yüzü: Emine Hanım &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/bulentkorucu.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;BÜLENT KORUCU&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Yargıçlar ve Savcılar Birliği, çok kritik bir dönemeçte başkanını değiştirdi. Kurucu Genel Başkan Ömer Faruk Eminağaoğlu, bu makama en çok ihtiyaç duyduğu günlerde koltuğu kaybetti.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Ömer Bey'in hem ağır cezada yargılanması hem de meslekten ihracı gündemde. Kendini arkadan hançerlenmiş hissediyor olabilir. Duygusal bir yaklaşım ama bence doğru değil. Maurice Duverger, demokrasiyi 'seçilmiş krallar' rejimi olarak tarif ediyor; ama kralın ömrünün seçimlerle sınırlı olduğunu da unutmamak gerekiyor. Eminağaoğlu, eskilerin ifadesiyle 'mahkemeyi kadıya mülk' zannetti ve kaybetti. Yerine seçilen Emine Ülker Tarhan, birliğin kamuoyundaki imajını tamir edebilir. Kadın olması ve yüzüne akseden sükûneti en büyük avantajı. &lt;p&gt; Çiçeği burnunda başkan Tarhan'ın, Akşam Gazetesi'ne verdiği mülakatta, &quot;Sayın Eminağaoğlu bizim kurucu başkanımızdır ve YARSAV'ı var eden kişidir. Bilgisiyle, donanımıyla, birikimiyle son derece saygın bir kişidir. Kendisine sizin aracılığınızla da sevgilerimi iletiyorum. Eminağaoğlu ile birlikte YARSAV aynı şekilde yoluna devam edecektir. Kendisiyle birlikte çalışacağız.&quot; demesine rağmen bu şansı yakalayabileceğine inanıyorum. &lt;p&gt;Emine Hanım'ı zorlu bir imtihan bekliyor. Bugüne kadar birlikte çalıştığı, ekip arkadaşı ve başkanı Eminağaoğlu'na vefasızlık yapmak istemeyecektir. Ancak demokrasilerde kurumları 'var eden' kişilerden bahsedilemez. Kurumlarla birlikte var olan, görünür kılınan kişiler olabilir. Kaldı ki Eminağaoğlu da böyledir. Ayrıca ortada genel kurulun tevil götürmez açıklıkta irade beyanı var. Ömer Bey, 15 kişilik listede 195 oyla en az, hatta diğer elenen adaydan bile az oy almıştır. YARSAV üyeleri, Eminağaoğlu'nun başkanlık performansından memnun olsalar kendisiyle devam kararı verirlerdi. Bu gerçek ortada dururken Ömer Bey'i eski etkinliğinde tutma girişimleri birlik içinde kırılmalara ve kopmalara sebep olabilir. Seçimi formaliteye dönüştüren adımlar tepki çeker. &quot;Derneği ele geçirmiş birileri bildiğini okuyor, bize de figüranlık düşüyor&quot; kanaati oluşursa tepkisel ayrılmalar gündeme gelebilir. Zaten hâkim ve savcılar arasında yüzde 10'luk bir temsil gücüne zor bela ulaşan birlik, bu anlamda büyük bir krize düşebilir. Hazırlıkları devam ettiği ileri sürülen ve Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can'ın başını çektiği meslek örgütü ciddi bir tehdit. 'Eminağaoğlu'nun özel mülkü' algısı YARSAV'ın içini boşaltır. &lt;p&gt;Ömer Bey döneminde YARSAV etkinlik açısından da başarısız oldu. Ses çıkarmakla etkin olmak arasındaki farkı göz önünde bulunduran üyeler, sandık darbesi yapma lüzumu duydu. Artık diplomaside bile 'yumuşak güç' kavramından bahsediliyor. YARSAV üyesi Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'in &quot;Bağırıp çağırmakla mesele hallolmaz&quot; uyarıları yeni başkanın kulağına küpe olmalı. Üzerine vazife olup olmadığına bakmadan her konuda konuşan; öfkesini yüzüne ve ses tonuna yansıtan Eminağaoğlu örneği, Tarhan'ın önünde duruyor. İlk beyanatları sağduyulu mesajlardı. Vitrinde bu fotoğrafa birliğin ihtiyacı var. Eminağaoğlu'nun basın sözcüsü olacağına ihtimal vermiyorum. Üyelerin &quot;Eski tas eski hamam olacak idiyse biz bu seçimi niye yaptık?&quot; sorusunu cevaplamakta zorlanırlar. &lt;p&gt;Emine Ülker Tarhan'ın önünde iki yol var. Ya üslup ve öncelikler konusunda yeni bir dil kurup YARSAV'ı etkin ve temsil gücü yüksek meslek örgütü haline getirecek ya da Eminağaoğlu'nun gölgesinden kurtaramayıp marjinalleşmesine izin verecek. Kişiler, kurumları var edemez ama yok etmeleri pekala mümkündür. İsterseniz deneyelim; Ömer Bey'in önünü açın, seçim yenilgisinin de duygusallığıyla neler yapacağını hep birlikte görelim. b.korucu@zaman.com.tr</description>
         <author>BÜLENT KORUCU</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919390</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Yorumlar</category>
      </item>
      <item>
         <title>MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE - Kafes</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919391</link>
         <description>Kafes &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/mumtazerturkone.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; 80 darbesinden sonra Mamak Askerî Cezaevi'ne uğrayanlar Kafes'i çok iyi bilirler. Burası yüksek bir aslan kafesi gibiydi.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Dış kafeste cezaevi kuralları kısaca öğretildikten sonra, asıl bu kafeste eğitimi verilirdi. Demir parmaklığa yüzünüz yakın tehiyyatta oturulur. Dışarıdan bakan biri namaz kıldığınızı bile zannedebilir. Sonra askerin komutuyla ayağa kalkılır ve yine komuta göre yerinizde sayarak marşlar söylenir ve tekmil verilir. Hatanız olsun olmasın, terbiye amacıyla parmaklık arasından avucunuzu dışarı uzatırsınız. Karşınızdaki asker, elindeki copu mümkün olduğu kadar arkaya götürüp, ulaşabileceği en yüksek hızla elinize vurur. Yeteri kadar dayak yedikten sonra tekrar tehiyyat oturuşuna geçilir. Kimi birkaç saat, kimi bir ay kadar bu Kafes'te kalıp eğitildikten sonra koğuşa geçmek artık özgürlüğe kavuşmak gibidir. &lt;p&gt;Kafes, cehennemi insanlara yaşatmak içindir. Bu cehennemde kısa bir süre kalanlar, bu cehenneme tanık olanlar artık her şeye katlanabilir. Sonrasında verilen komutlara bu cehenneme dönmemek için uyulur. Kurallar, kafes korkusu ile işletilir. İtaat ve düzen için kafes, zihninizin bir yerinde kaçmanız gereken cehennem olarak durur. &lt;p&gt;Taraf'ın yayınladığı plana, hazırlayanların &quot;Kafes&quot; ismini vermesi tesadüf değil. Kendi ellerinizle bir dehşet tablosu yaratacaksınız. Toplumu bu cehenneme tanık edeceksiniz. İnsanlar bu dehşete tanık olduktan, yani kafese girdikten sonra artık her şeye razı olacak. Güce boyun eğecek. Şiddete rıza gösterecek. Bu cehennemin alternatifi olan silahlı zorbalığa, yani askerî vesayete katlanacak. &lt;p&gt;Planı hazırlayanlar cehennemin dehşetini artırmaya özen gösteriyor. Küçük çocukların en kalabalık olduğu anın seçilmesini istiyorlar. Daha dehşetlisi olabilir mi? Minicik çocukların cansız, parçalanmış cesetleri. Ne için? &quot;İşte size cehennem&quot; dedirtmek için. Sonra? Kanımız donacak. Bütün toplum ayağa kalkacak. O minicik yavruları koruyabilmek için, özenle inşa ettiğimiz her şeyin asker postalları altında ezilmesine rıza göstereceğiz. Kafesin içini göreceğiz, dehşeti yaşayacağız ve geri kalan her şeye eyvallah diyeceğiz. &lt;p&gt;12 Eylül'den önce bu kafesin içindeki kan gölüne batarak yaşamadık mı? Onca andıç, onca eylem planı bu kafesi örüp bizi içine yerleştirmek için yapılmadı mı? &lt;p&gt;Kafes'in, bir iktidar yöntemi olduğunu artık öğrenmeliyiz. Nerelere, ne tip kafesler yerleştirildiğini bilmeliyiz. Askerî vesayet sisteminin kafesler kurarak yürüdüğünü artık fark etmeliyiz. Bu kafesleri kuranlara, hayatımızı cehenneme çevirmeye kalkanlara dünyayı dar etmeliyiz. &lt;p&gt;Kimse kutsalların arkasına sığınıp bu kan emicilerin çirkin yüzünü aklamaya kalkmasın. Hiç kimse cesetler üzerine iktidar koltuğu inşa etmeye kalkan mezar soyguncularının dünyasını meşrulaştırmaya yeltenmesin. Bu işi üç beş gözü dönmüş resmî üniformalı katilin üzerine yıkarak içinden çıkmaya niyetlenmesin. Bu bir iktidar yöntemi, Türkiye'nin karanlık ve kirli askerî vesayet tarihinin sistematik olarak kullandığı bir psikolojik harp tekniği. Sağa sola kafesler inşa etmek, sadece elinde silah bulunanların diktasını kurmak için. &lt;p&gt;Kafes planını, içinde taşıdığı korkunç dehşetle birlikte basit bir provokasyon olarak görmek yanlış. Toplumun ve siyasetin farklı alanlarında aynı merkez farklı kafesler inşa ediyorlar. Mantık aynı: Cehennemi gösterip, askerî diktaya razı etmek. &lt;p&gt;Anayasa Mahkemesi'nde AK Parti kapatma davasıyla Türkiye'ye yaşatılan cehennem bir kafes değil miydi? Aynı karanlık merkezlerde birileri gece-gündüz çalışıp, acaba hangi kafesleri kurmakla meşguller? m.turkone@zaman.com.tr</description>
         <author>MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919391</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Yorumlar</category>
      </item>
      <item>
         <title>ŞAHİN ALPAY - AB Türkiye'ye kapıları kapatırsa ne olur?</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919392</link>
         <description>AB Türkiye'ye kapıları kapatırsa ne olur? &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/sahinalpay.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;ŞAHİN ALPAY&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Avrupa Birliği'ni (AB) bir &quot;Hıristiyan kulübü&quot; olarak korumaya kararlı Fransa Başkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Başbakanı Angela Merkel, önce NATO Genel Sekreterliği'ne İslam dünyasından büyük tepki çeken bir kimseyi, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'i getirdiler.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Buna niye itiraz etti diye, NATO üyesi Türkiye'ye çıkışmaktan geri kalmadılar. Aynı ikili, şimdi de, en çok Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkmasıyla tanınan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy'u, AB'nin Lizbon Antlaşması'nın onaylanmasından sonraki ilk başkanı yaptılar. &lt;p&gt;Rompuy, 2004 senesinde (Türkiye'nin kurucu üyesi olduğu) Avrupa Konseyi'nin bir toplantısında şöyle konuşmuştu: &quot;Türkiye Avrupa'nın bir parçası değildir ve hiçbir zaman olamayacaktır. AB'nin Türkiye'ye genişlemesi, önceki herhangi bir genişlemeyle karşılaştırılamaz. Avrupa'da geçerli olan evrensel değerler, ki bunlar Hıristiyanlığın temel değerleridir, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin katılımıyla gücünü yitirecektir.&quot; &lt;p&gt;Avrupa'da &quot;Hıristiyan birliği&quot; değil barış, özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi projesi olarak AB'yi ve Türkiye'nin üyeliğini kuvvetle desteklemiş biri olarak, bu tercihin midemi bulandırdığını itiraf etmeliyim. AB'nin bir zamanlar &quot;çeşitlilik içinde birlik&quot; olarak ifade edilen kurucu felsefesine bu denli aykırı bir kişinin AB'nin başına getirilmesine tepki duymamak mümkün değil. Bunun Türkiye-AB ilişkilerinin seyri açısından olumlu bir sinyal vermediği muhakkak. &lt;p&gt;Ne yazık ki Sarkozy ve Merkel'in Türkiye muhalefeti, AB'yi Türkiye'deki reform hareketi açısından etkisiz hale getirmekle kalmadı, Türkiye'deki reform düşmanlarını cesaretlendirdi. Yine de ulusal çıkarlar bunu gerektirdiği için Türkiye'de aklı başında hiçbir hükümetin AB üyeliği hedefinden vazgeçmesi beklenemez. AB'nin &quot;çeşitlilik içinde birlik&quot; ilkesine uygun olarak değişmesi de bir ölçüde Türkiye'nin üyeliğine bağlıdır. &lt;p&gt;Türkiye'nin adaylığa kabulünden on yıl sonra Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen nokta nedir? AB sonunda Türkiye'ye kapıyı kapatacak olursa ne olur? Bu sorular geçen hafta İstanbul'da, Dr. Ioannis N. Grigoriadis'in &quot;Avrupalılaşma Denemeleri: Türk Siyasi Kültürü ve Avrupa Birliği&quot; (London: Palgrave-Macmillan, 2009) başlıklı İngilizce kitabının tanıtılması dolayısıyla, benim de konuştuğum bir toplantıda tartışıldı. Halen Bilkent Üniversitesi'nde ders vermekte olan Grigoriadis'in çalışması, AB'ye katılım sürecinin Türkiye'nin kurumsal yapısı yanında siyasi kültürü (yani yaygın siyasi değerler ve davranış biçimleri) üzerine yaptığı etki üzerine bugüne kadar kaleme alınmış olan en kapsamlı ve en iyi inceleme. &lt;p&gt;Grigoriadis'in ulaştığı şu sonuçlara katılıyorum: &quot;AB Türkiye'ye üyelik perspektifi vererek, liberalleşme sürecini başlattı... AKP'nin Türk toplumunda sahip olduğu yaygın destek bu sürecin başarısı açısından kritik öneme haiz... AKP liderlerinin demokratikleşme sürecinin AB'den bağımsız hale geldiğine dair tekrarlanan beyanları, müzakereler başarısızlıkla sonuçlansa bile reformların devam edeceğinin işareti olarak görülebilir.&quot; 2005'ten sonra AB'den gelmeye başlayan olumsuz sinyallerle, askeri ve yargısal darbe girişimleriyle baltalanan reform sürecinin, 2009'da &quot;Demokratikleşme Açılımı&quot; ile yeniden hız kazanması, bu noktanın ne denli geçerli olduğunu göstermekte. &lt;p&gt;Eklemek istediğim şu: Türkiye'de gerçek bir demokrasiye geçiş süreci esas olarak 1980'lerde Turgut Özal liderliğindeki siyasi ve ekonomik reformlarla başladı; 1990'lardan itibaren aydınların vesayetçi demokrasiye yönelttikleri güçlü eleştirilerle ilerledi. 1999'da başlayan AB'ye katılım süreci, kuşkusuz, demokratikleşme hamlesine büyük destek sağladı ama, tek başına tayin edici bir rol oynadığı kesinlikle söylenemez. Kısmen bu nedenle, AB kapıları kapatsın veya kapatmasın, Türkiye'nin özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi yerleştirme yolunda ilerleyeceği konusunda temkinli iyimserliği koruyorum. s.alpay@zaman.com.tr</description>
         <author>ŞAHİN ALPAY</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919392</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Yorumlar</category>
      </item>
      <item>
         <title>İHSAN DAĞI - AK Parti'nin ne kadar zamanı kaldı?</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919393</link>
         <description>AK Parti'nin ne kadar zamanı kaldı? &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/ihsandagi.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;İHSAN DAĞI&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Başbakan Tayyip Erdoğan, son aylarda ezber bozan çok önemli konuşmalar yapıyor. Kalıpları kırıyor, yargıları değiştiriyor.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Bizim gibi yakın tarihleri faşizan baskı örnekleriyle dolu bir toplumda demokrasiyi güçlendirici tarzda bir 'yüzleşme kültürü' ortaya koyuyor. &lt;p&gt;Ancak zaman da daralıyor. Özellikle 'demokratik açılım' projesinin somut tedbirlerini uygulamaya koymak ve bunların olumlu sonuçlarını almak için zaman daralıyor. &lt;p&gt;Açılımın bütün boyutlarıyla gerçekleştirilmesinin uzun bir süreç gerektirdiği kuşkusuz. Ancak kısa dönemde yapılabilecekleri de gecikmeden uygulamalı. Aksi halde son dört aydır geliştirilen 'açılım dili', oluşturulan kamuoyu desteği heba edilmiş olur. &lt;p&gt;Bu yüzden, açılım konusunda kararlılığını her fırsatta dile getiren hükümetin artık 'icraat' faslına geçmesi gerek. Geçen hafta yapılan Meclis genel görüşmelerinde paketin içi biraz netleşti. İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın 'yapılacaklar listesi'nde zikredilenlerden bazıları için yasal düzenleme gerekiyor. Bunlardan biri, 18 yaşından küçük kişilerin çocuk mahkemelerinde yargılanmalarının sağlanması. Bir diğeri de siyasi partilerin Türkçe dışında dillerde de propaganda yapmalarına imkân vermek üzere Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesi. Bunlar için mini bir kanun paketi hazırlanabilir. &lt;p&gt;Öte yandan uygulama aşamasında olan bazı idari tedbirlerle açılımın içeriğinin doldurulması söz konusu. Bunlardan özel radyo ve televizyonlarda istenilen dilde kesintisiz yayın yapılmasına imkân veren yeni düzenleme zaten tamamlanmış durumda. Benzer bir açılım ögesi, üniversitelerde Kürtçe enstitüleri ve araştırma merkezlerinin açılması. YÖK'ün bu konuda açılımın ruhuna uygun yaratıcılıkta ve cesaretle adımlar atması işten bile değil. &lt;p&gt;Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin ziyaretçileriyle anadillerinde konuşmaları önündeki engelleri kaldırmak, dinî hizmetlerde Türkçe dışında dillerin kullanılmasını sağlamak ne kadar zaman alıcı olabil ir ki? &lt;p&gt;Bağımsız bir İnsan Hakları Kurumu'nun kurulmasına ilişkin çalışmalar da zaten uzun süreden beri mevcut, hatta kanun taslağı Meclis'e sunulmaya hazır. Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu kurulması için bir çerçeve yasa hazırlamak ve Meclis'ten geçirmek üç ayı almaz. &lt;p&gt;Geriye, isimleri değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimlerinin iadesini sağlamak, yayla yasaklarını kaldırmak, günlük hayatı kolaylaştıracak idari tedbirler almak kalıyor. &lt;p&gt;Bütün bunlar üç ay içinde tamamlanabilir çalışmalar. &lt;p&gt;Hız önemli, çünkü uzun zamana yayılan süreç riskleri de beraberinde getiriyor. Deniz Kuvvetleri içinde oluşturulan cuntayı öğrendik. Hükümeti 'düşman unsur' olarak niteleyerek çocukları Koç Müzesi'nde havaya uçurmayı planlayanlar daha neler yapabilirler. Etnik hatlar üzerinden düzenlenecek birkaç provokatif eylem, süreci başlamadan bitirebilir. Açılım kesinlikle 'kırılgan' unsurlardan oluşuyor, bunun başında da kamuoyu desteği geliyor. Siyasal irade de kamuoyu desteğinden bağımsız değil. &lt;p&gt;Bu nedenle mesafe almak, açılım sürecini 'geri dönülemez' bir noktaya taşımak gerek. Hükümet, zamanının çok olduğunu düşünmemeli. Neden mi? &lt;p&gt;Türkiye en geç 2011 Temmuz'una kadar Parlamento seçimlerini yapmış olacak. Seçimlerin 2011 Nisan-Mayıs aylarına çekilmesi çok muhtemel. Dolayısıyla 2010 baharından itibaren Türkiye seçim sathı mailine girecek. Seçimlere bir yıl varken de, bir yandan siyaset sertleşecek öte yandan siyasi partiler ciddi risklere girmekten, seçmen davranışını nasıl etkileyeceklerinden emin olmadıkları büyük politik kararlar almaktan kaçınacaklar. &lt;p&gt;AK Parti'nin de böyle davranmayacağının hiçbir garantisi yok. Bir yandan ekonomik kriz, öte yandan Ergenekon davası ve Doğan Grubu'na kesilen cezaların politik yansımaları, yetmedi hâlâ ortaya dökülen cunta ve darbe belgeleriyle boğuşan AK Parti hükümeti acele etmeli. Önündeki dört beş ayı icraatlarla değerlendirmezse başındaki büyük gailelerden birine yenik düşebilir. Yükünü hafifletmek adına en azından bunlardan birinde (demokratik açılım) mesafe almalı. i.dagi@zaman.com.tr</description>
         <author>İHSAN DAĞI</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919393</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Yorumlar</category>
      </item>
      <item>
         <title>KADİR DİKBAŞ - Devler birleşirken</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919429</link>
         <description>Devler birleşirken &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/kadirdikbas.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;KADİR DİKBAŞ&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Küresel kriz sonrasında dünya ilaç sektöründe, özellikle de ABD şirketlerinde ilginç gelişmeler yaşanıyor.&lt;br/&gt; &lt;p&gt; Geçtiğimiz hafta içinde, ABD'nin iki önemli ilaç şirketi olan Merck ve Schering Plough'un birleşme işlemlerinin tamamlandığı açıklandı. &lt;p&gt; Ekim ayında da, yine bir Amerikan şirketi olan Pfizer, sektörün en büyük satınalmasını gerçekleştirerek, bir başka ilaç devi Wyeth'i 68 milyar dolara bünyesine katmıştı. &lt;p&gt; Dünya ilaç sektörünün en büyük oyuncularından olan Pfizer, bir süredir arayış içindeydi. Özellikle, yakın zamanda patent koruma süresi dolacak ilaçların yerine yenilerini koymak istiyordu. &lt;p&gt; Şirket, bu satınalma ile ilaç ve tedavi portföyünü önemli ölçüde genişletmiş ve çeşitlendirmiş, o güne kadar zayıf olduğu ya da hiç bulunmadığı alanlara girmiş. Wyeth'in güçlü olduğu biyoteknolojik ürünler ve aşılar bunların başında geliyor. &lt;p&gt; Birkaç gün önce Pfizer'in İngiltere'deki Sandwich Ar-Ge merkezindeydik. Burası, Avrupa'nın en büyük ilaç Ar-Ge merkezi olarak biliniyor. Pfizer Global'in Araştırma ve Geliştirme Başkanı Martin Mackay, birleşme konusunu, &quot;Belirlediğimiz stratejileri kendi başımıza yapamayacağımızı gördük. Ve arayışlarımız başladı. 100 civarında şirketi değerlendirdik. Wyeth'te bizim stratejimize uygun her şey vardı.&quot; diye özetledi. &lt;p&gt; Şirket yeni dönemde, Ar-Ge'de iddialı olmayı hedefliyor. Halihazırda da dünyanın en fazla Ar-Ge harcaması yapan şirketleri arasında. AB Komisyonu'nun son raporuna göre, Pfizer, 7,9 milyar dolarlık Ar-Ge harcamasıyla dünya altıncısı. Ama Wyeth'in yaptığı Ar-Ge harcamaları da hesaba katıldığında (3,3 milyar dolar) rakam 11 milyar dolara yaklaşıyor. &lt;p&gt; Önceden kimya ağırlıklı çalışan Pfizer, satınalma sonrasında biyolojik araştırmalara ağırlık veren bir yapıya bürünmüş. Martin Mackay, &quot;Kimya tek başına yetmiyor. Biyoloji ve genetik çok önemli. Hastalıkların biyolojik temellerine inmeye çalışıyoruz. Bu sebeple üniversitelerle işbirliğine de ayrı bir önem veriyoruz.&quot; diyor. Şirket, bu maksatla 100'den fazla üniversite ve sağlık kuruluşu ile anlaşmış. Bunlardan biri de Hacettepe Üniversitesi. Ar-Ge birimleri, şu anda 240'ı Wyeth'ten devralınanlar olmak üzere toplam 600 proje üzerinde çalışıyor. &lt;p&gt; Mackay, eskiden 'her şeyi kendimiz yapalım' düşüncesinin hakim olduğunu şimdi ise rekabet ettikleri alanlarda bile diğer şirketlerle ortak çalışmalar yaptıklarını anlatıyor. &lt;p&gt; Mesela, yine bu yıl içinde GlaxoSmithKline ile ortak bir şirket kurarak HIV tedavisinde işbirliğine gitmişler. &lt;p&gt; İşin Türkiye ayağına gelince... Dünyanın neresinde olursa olsun alabileceği bir bilgi varsa onu çalışmalarına dahil etmeyi hedefleyen şirket, Türkiye'de de Ar-Ge için çalışmalara başlamış. Hacettepe Üniversitesi ile bu yıl başında &quot;Kilit Stratejik Merkez&quot; anlaşması imzalamış. Bu çerçevede üniversite, Pfizer'in yürüttüğü ilaç çalışmalarına katkı sağlarken şirketin birikim ve imkanlarından faydalanabilecek. Pfizer, Hacettepe Üniversitesi Teknokenti'nde kurduğu Ar-Ge biriminde Türk bilim adamlarının proje başvurularını yapabileceği bir de temsilcilik oluşturmuş. &lt;p&gt; Türkiye'de 2005'ten bu yana Ar-Ge'ye 14 milyon harcayan şirket, ilaç araştırma ve geliştirme çalışmalarını desteklemek üzere Başbakanlık Yatırım Ajansı'yla da &quot;mutabakat zaptı&quot; imzalamış. &lt;p&gt; &quot;Ar-Ge için en önemli şey eğitim ve bilimsel standartlar. Türkiye'de eğitim iyi, bilimsel standart yüksek. Öyle olmasa gelmezdik.&quot; diyen Martin Mackay, Türk bilim adamlarının temel bilimlerde ve hastalık araştırmalarında oldukça iyi olduğunu, ilk aşamada bu alanlarda işbirliği yapacaklarını söylüyor. &lt;p&gt; Bu arada, Pfizer'in Türkiye dışındaki birimlerinde 34 Türk yöneticinin de görev yaptığını hatırlatalım. &lt;p&gt; Türkiye'de, özellikle 2006-2008 arasında, ilaç sektörü önemli devir ve satınalmalara şahit olmuştu. Dünyada çok daha büyük işlemler gerçekleşiyor şimdi. Bilhassa &quot;yenilikçi ilaç&quot; sektöründe. &lt;p&gt; Son yıllarda yeni molekül ve tedavi keşiflerinde yavaşlama olduğu bir gerçek. Acaba bu birleşmelerle durgunluk aşılabilecek mi? &quot;Alzheimer&quot;dan kansere kadar tedavisi beklenen hastalıklar için iyi haberler gelecek mi? Bekleyip göreceğiz. k.dikbas@zaman.com.tr &lt;p&gt;</description>
         <author>KADİR DİKBAŞ</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919429</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Ekonomi</category>
      </item>
      <item>
         <title>HÜSEYİN SÜMER - Hangi bakan iş stresini sporla atıyor?</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919434</link>
         <description>Hangi bakan iş stresini sporla atıyor? &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/huseyinsumer.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;HÜSEYİN SÜMER&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Bir aydır süren 2010 yılı Bütçe Tasarısı'nın Plan ve Bütçe Komisyonu serüveni dün sona erdi. Bu maratonda kabinenin tüm bakanları Meclis'e gelip komisyonlarda bütçelerini anlattı.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Bir yandan da 2009 yılında yaptıklarının hesabını verdiler. Bu yıl bütçe renkli çalışmalara sahne oldu. En ilginci ise Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in seçim bölgesi Gaziantep'ten getirttiği baklavalardı. Hatırlarsanız Şimşek, bütçe tasarısı TBMM'ye sunulmadan önce ekibine jest yapmak için seçim bölgesinden bol bol baklava siparişi vermişti. &lt;p&gt;Dün gözümüz yine baklavadaydı. Çünkü Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, Maliye Bakanlığı'nın bütçesi vardı. Muhtemelen bürokratlar baklavaları yiyip gelmişti! Baklava ile Mehmet Şimşek, Türk siyasetinin tatlı isimleri arasında yerini almasını bildi. &lt;p&gt;Hazine'den sonra artık Ma-liye'de daha bir usta Şimşek'le karşı karşıyayız. Özellikle Hazine'den sorumlu olduğu dönemde İngiltere'den yeni geldiği için, 'Türkiye'yi nereden bilecek.' rüzgârı esti. Hatta başarısız olması için gayret gösterenler bile oldu. &lt;p&gt;Bazı iletişim kazaları yaşanmış olsa da bakanın Türkiye'ye alışması ve siyaseti kavraması zor olmadı. Maliye Bakanı'nın, kendisine 'İngiliz Mehmet' diyen CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu'na, &quot;İngiliz değil, köylü Mehmet'im&quot; karşılığını vermesi, Türk siyasetine ısınmasının bir neticesiydi. &lt;p&gt;Ancak onun Türk siyasetçisinin iki yüzlü tavırları içerisinde yer almak istemediğini en son yaptığımız görüşmede daha iyi anladım. Kendisini Maliye Bakanlığı koltuğuna alışmış buldum. Anlamsız gelen birçok talebi hiç gözünün yaşına bakmadan 'hayır' diyen bir bakan vardı karşımda. Onu en fazla şaşırtan ise Hazine arazileri ile ilgili farklı çevrelerden gelen talepler olmuş. &lt;p&gt;Anlamsız taleplere, 'bir bakalım' taktiği gütmeden, 'ihaleye çıkarsınız kazanırsınız' cevabını vermesi, onu klasik siyasetçilerden uzaklaştırıyor. &lt;p&gt;Öte yandan, Maliye bakanı olduktan sonra spora ayırdığı vakit de artmış. &quot;Hazine'de iken vaktiniz olmuyordu, Maliye'de vakit sorunu yaşamıyorsunuz.&quot; dediğimde, &quot;Tam tersi burada yoğunluğum arttığı için stresi sporla atmaya çalışıyorum.&quot; cevabını verdi. &lt;p&gt;Tabii geçen günlerde kamuoyuna da yansıdı. Vergi konusunda Maliye, mükelleflere göz açtırmayacak uygulamalara gidiyor. Bu konuda Bakan, kesinlikle affa karşı. Hatta imkanı varsa Anayasa'nın değiştirilemez hükümleri arasına konulmasından yana. Bu konuda ben de aynı kanaati paylaşıyorum. Sebebi mi? Çünkü af kesinlikle Anayasa'nın 10. maddesine, eşitlik ilkesine aykırı. Bir kısmı düzenli ödemesini yaparken diğer kişilerin bundan muaf tutulması adaletsizliğin daniskasını oluşturuyor. &lt;p&gt;Bir de işin psikolojik yönü var. Af beklentisinden dolayı insanlar vergi borçlarını zamanında ödemiyor. Bu da önemli ölçüde vergi kaybına yol açıyor. &lt;p&gt;Yeni dönemde, Türkiye vergi cezalarında 'af' olmayacak bir yola girmiş bulunuyor. Bildiğiniz gibi en yüksek vergi cezasına yakın zamanda tanıklık etmiştik. Doğan Yayın Holding'e kesilen 4,8 milyar liralık ceza, grup tarafından çok eleştirilmişti. Bugün ise Doğan Yayın Holding ile Maliye, Ankara'da uzlaşma toplantısı yapacak. Artık Maliye'nin vergi cezalarında Anayasa'nın eşitlik ilkesine halel getirmeyecek uygulamalarına daha sık şahit olacağız. Yani yüksek meblağlar sadece Doğan Grubu ile sınırlı kalmayacak. &lt;p&gt;Bundan sonraki süreçte bütçeden hemen sonra Gelir Vergisi'nin yeniden yazılması, kurulların birleştirilmesi, Gelir İdaresi'nin yeniden yapılandırılması gibi bir dizi reformu konuşuyor olacağız. Şimdi Bakan ve ekibi önlerinde duran bu konular üzerinde çalışıyor. Siz de benim gibi Şimşek'in daha fazla spor yapmasının sebebini anlamış olmalısınız. h.sumer@zaman.com.tr</description>
         <author>HÜSEYİN SÜMER</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919434</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Ekonomi</category>
      </item>
      <item>
         <title>FİKRET ERTAN - Taraflar hazırlanıyorlar...</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919451</link>
         <description>Taraflar hazırlanıyorlar... &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/fikretertan.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;FİKRET ERTAN&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Amerika ve İsrail'in İran'ın nükleer programını durdurmak için son çare olarak askeri yollara başvuracakları çok güçlü bir ihtimal uzun zamandır ortada.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Her iki ülkenin liderleri bu hususu 'askeri seçenek dahil, her şey söz konusu' diyerek defalarca dile getirdiler zaten. &lt;p&gt; Bu iki gücün tek tek ya da birlikte İran'ın nükleer tesislerine saldırma ihtimalinin çok güçlü olduğunu İran da pekâla biliyor. Bunun için de saldırılara karşı çoktandır hazırlanıyor. &lt;p&gt; Nitekim, bu sebepten dolayı İran bugünlerde muhtemel hava saldırılarına karşı geniş çaplı bir askeri tatbikat yapıyor. Geçen pazar başlayan ve adı 'Velayet Semalarının Koruyucuları' olan tatbikat İran silahlı kuvvetleri ile Devrim Muhafızları (Sipah-Pasdaran) kuvvetleri tarafından ortaklaşa yürütülüyor. &lt;p&gt; Tatbikat beş gün sürecek ve İran'ın kuzeybatısı, batısı, güneyi ve güneybatı bölgelerini kapsayacak. Ana amacı da nükleer tesislerini hedef alacak muhtemel hava saldırılarına karşı İran'ın hava savunmasını kuvvetlendirmek, buna dönük tedbirleri almak olarak özetlenebilir. &lt;p&gt; Bu amaç İranlı askeri yetkililer tarafından da dile getirilmiş bulunuluyor. İran'ın bir süre önce ihdas ettiği Hava Savunma Komutanlığı Komutanı General Ahmet Migrani bu konuda, '...düşmanlarımızın askeri yeteneklerini iyi biliyoruz. Bununla ilgili verileri analiz edip değerlendirebilecek durumdayız.' derken bu arada Rusya'nın üç yıl önce İran'a sağlamayı taahhüt ettiği, (ancak bugüne kadar bu taahhüdünü bir türlü yerine getirmediği) Rus yapımı S-300 hava savunma sistemlerini zikrederek ' İran ve Rusya'nın ortak çıkarları var. S-300'ler konusunda biz Rusya'nın Siyonistler tarafından etkilenmesini istemiyoruz.. Rusya'nın bu sistemleri bize en kısa zamanda teslim etmesini bekliyoruz' şeklinde konuşarak adeta Rusya'ya sitem etmiş de bulunuyor. &lt;p&gt; Televizyonlardan bir kısmını izlediğim bu tatbikat esasen İran'ın bu konuda gerçekleştirdiği tatbikatlarının en sonuncusu oluyor. İran bu tatbikatla bilinen ya da bilinmeyen hava savunma tedbirlerini bir kere daha gözden geçirerek muhtemel hava saldırılarına karşı son hazırlıklarını denemiş olacak herhalde. &lt;p&gt; İran'ı bu tatbikata özel olarak zorlayan ana sebep de herhalde hasımlarının planladıkları hava saldırıları tatbikatları ve İran'ın bunlara karşı uygulayacağı tedbirleri denedikleri çeşitli tatbikatlar olsa gerek. Bu çerçevede, bu ay bu köşede iki defa ele aldığım Juniper Cobra Tatbikatı hemen akla gelen tatbikat mesela. Amerikan Avrupa Komutanlığı, Füze Ajansı ve İsrail kuvvetlerinin ortak yaptıkları bu tatbikatta İran hava savunma sistemleri ile balistik füzelerinin muhtemel bir çatışmadaki performansları, alabilecekleri tedbirler ele alınmış, işin tabiatı gereği tatbikat sonuçları da açıklanmamıştı. &lt;p&gt; Ayrıca, bu tatbikattan önce İsrail'in kendi başına Akdeniz üzerinde, Yunan sularına yakın bölgelerde ve bazı haberlere göre Cebelitarık Boğazı çevresinde tam kapsamlı, geniş çaplı hava saldırıları provaları yaptığı da yazılmış, söylenmişti. Tabii bunların sonuçları da aynı şekilde açıklanmamıştı. &lt;p&gt; Bu ve benzeri hava saldırıları provalarına ilaveten İsrail'in saldırılarda kullanmayı planladığı sığınak delici bomba tedarikini artırdığı, bu çerçevede Amerika'ya geçen ağustosta 100 adet kısaca LJDAN denen lazer güdüm donanımları sipariş ettiği haberlerde yer almıştı. Bunlara ilaveten İsrail'in son nesil sığınak delici bombaları kendi imkânlarıyla geliştirdiği de söyleniyor ayrıca. &lt;p&gt; İran'ın bugün yürüttüğü tatbikat, Amerika ve İsrail'in bilinen ve bilinmeyen tatbikatları, geliştirdikleri bombalar ve diğer donanımlar tarafların muhtemel askeri karşılaşmaya karşı hazırlandıklarını açıkça ortaya koyuyor. &lt;p&gt; Taraflar hazırlanıyorlar; ancak biz bu hazırlıkların hazırlık safhasında kalmasını temenni ediyoruz elbette; zira aksi halde bugünden tahmini zor problemlerin çıkacağı, bölgeyi büyük bir ateşin saracağı hemen hemen kesin sayılır. f.ertan@zaman.com.tr</description>
         <author>FİKRET ERTAN</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919451</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Dış Haberler</category>
      </item>
      <item>
         <title>AHMED ŞAHİN - Hayır kurumuna bağışta bulunmak kurban yerine geçer mi?</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919454</link>
         <description>Hayır kurumuna bağışta bulunmak kurban yerine geçer mi? &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/ahmedsahin.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;AHMED ŞAHİN&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Okuyucuma demişler ki:- Kurban parasını bir yoksula ya da bir hayır kurumuna ver, bir hayvanın canına kıyma. Bu bağış sana kurbandan daha çok sevap kazandırır!.&lt;br/&gt; &lt;p&gt; Okuyucum da, 'Ben kurban kesmesem de parasını kurban kesmeyen bir yere versem kurban kesmiş sayılır mıyım? Şüpheye düştüm doğrusu!' diye sormuş. &lt;p&gt; Şüpheye düşmeye hiç gerek yoktur. Konu gayet açıktır. Kitaplarımızdaki ilmi ifadesiyle kurban, (taabbüdi) bir ibadettir. Yani Rabb'imizin emri, Resulullah Efendimiz'in bizzat her bayramda kestiği kurbanlarla bize mesaj verdiği bir ibadettir. Şayet kurbandan maksat para yardımı olsaydı, ihtiyaç sahiplerine bir şeyler verilir, kurban diye bir ibadet hayatımızda yer almaz, her bayramda kurbanını mutlaka kesme titizliği gösteren Peygamberimiz de, &quot;Kurbanını kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!&quot; ikazında bulunmazdı. &lt;p&gt; Bu sebeple bayramda, &quot;Ben parasını veriyorum, adıma kurban kesmeyin sadece ihtiyaçlılara dağıtın bu kurban parasını&quot; diyen kimsenin verdiği para, yardım sevabı kazandırsa bile kurban sevabı kazandırmaz, kurban borcundan kurtarmaz. Öyle ise kurban ya bizzat kesilmeli yahut da parası gönderilerek mutlaka kestirilmeli, kurban ibadetinin ancak böyle yerine getirileceğinde en küçük bir şüpheye düşülmemelidir. &lt;p&gt; Hatta denebilir ki, on kurban parasını sadaka olarak veren kimse, yardım sevabı alabilir, ancak bir kurban kesmiş sevabı alamaz, kurban borcu üzerinde aynen baki kalır. Çünkü kurban, para yardımı değil bir bakıma &quot;et ikramı&quot;dır. Para vermekle et ikram etmiş olmaz, kendi kafasından ibadet uydurmuş, ayetin, hadisin emrini değil kendi isteğini uygulamış olur. &lt;p&gt; Ancak şu kadarı da var ki, geçmiş bayramlarda kurban kestirmediği için şimdi pişmanlık duyan kimsenin, kestirmediği o kurbanlarının parasını vermek suretiyle bir çıkış yolu bulması gerekir. Geçmişte gününde kesemediği kurbanların borcundan ancak parasını ödeyerek kurtulması söz konusu olabilir. &lt;p&gt; Burada önemli bir hususa daha dikkat çekmek isterim. &lt;p&gt; - Kurban, dinin emri olarak kesildiğinden eti, derisi de dine karşı olan yerlere verilmez. Yani din, kendi aleyhine kullanılır duruma düşürülmez. Hep dine saygılı yerler tercih edilir. Ancak komşular bu hükümden istisna tutulmuşlardır. Komşu dinî hayat yaşamasa da kurban etinden hissesi ihmal edilmez, komşunun kalbi gönlü hep kazanılmaya gayret edilir. &lt;p&gt; Komşu hakkının önemi konusunda ikazlarda bulunan Efendimiz (sas) Hazretleri buyurur ki: &quot;Cebrail bana komşu hakkını öylesine ısrarlı anlattı ki, komşunun komşuya mirasçı olacağını bile zannettim bu ısrar karşısında! Siz de komşu hakkına dikkat edin, komşunuz başka dine mensup da olsa kurban etinden hissesini vermeyi ihmal etmeyin!.&quot; &lt;p&gt; -Kurban kesildikten sonra bazı yerlerde akan kanı çocukların alınlarına, araba tekerlek ve camlarına sürülerek uğur getireceği sanılıyor. Kurban kanında böyle uğur getirme özelliği var mı? &lt;p&gt; - Hangi canlıdan olursa olsun kan necistir, bulaştığı yere kirden başka bir şey getirmez. Bu sebeple, kurban kanından uğur beklemek necasetten fayda beklemek gibi bir bilgisizlik olur. Kan bulaştığı elbiseyi kirletir, avuç içinden az yeri kirletmişse yıkamak vacip olur, avuç içi genişliğinde yeri kirletmişse yıkamadan o elbise ile namaz kılınmaz, mutlaka elbisedeki bu lekeyi temizlemek gerekir ki yapılan ibadet sahih olsun. Yani kan, kurban kanı da olsa sürüldüğü yeri kirletir, uğur falan getirmez.. a.sahin@zaman.com.tr &lt;p&gt;</description>
         <author>AHMED ŞAHİN</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919454</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Aile Sağlık</category>
      </item>
      <item>
         <title>İSKENDER PALA - Para-sanat ilişkisi</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919458</link>
         <description>Para-sanat ilişkisi &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/iskenderpala.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;İSKENDER PALA&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Ülkemizin kabuk değiştirerek gelişmeye çalıştığı bir dönemdeyiz. Hepimiz, üzerimize düşeni yapmaktan sorumluyuz.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Kültür ve sanat alanında ağır aksak, topal çolak da olsa bir vizyon kazandık. Şimdi buna her kesimden insanın ivme kazandırma dönemi. &lt;p&gt; Marx, &quot;Sanat paradır.&quot; der. Osmanlı bunu &quot;Sanat saltanattır&quot; biçiminde algılamış, saltanatın zenginliğiyle sanatın gelişmesi arasında paralellikler kurarak bir burjuvazi sınıfı oluşturmuştur. Sanatın burjuvaziye, burjuvaların da sanata destekleri sanatın saltanatını da yaratmıştır. Rönesansta zengin tüccarlar sanatı desteklemeseydi veya İtalya'da burjuva sınıfı sanatçılara kucak açmasaydı bugün Avrupa sanatından söz ediyor olmazdık. Yani ki sanatın yükseldiği her zaman ve zeminde para sahipleri ile sanat arasında sıkı bir bağ olmuştur. &lt;p&gt; Türkiye'de bugün bazı kesimler İslam medeniyeti ve Türk medeniyetinin mirasından bahsederken diğer bir kesim Batı medeniyeti dairesinde yaşamanın kaçınılmazlığını dillendirir. Bunlardan birincisi sağ ayağın, ikincisi sol ayağın söylemidir. Sağlıklı bünyeler, elbette iki ayak üzerinde yürür. Ayakların ikisi birden faal olunca da hızlı yol alınabilir. İslam medeniyeti bugün artık yıkılan Bağdat'ta VIII. yüzyılda zirve yapmış ve sonraki dönemlerde bütün Müslüman sanatını etkileyip durmuştu. Türk medeniyeti Sultan Süleyman çağında en zarif şeklini almış ve etkisi yüzyıllar içinde hayatı güzelleştirmişti. Bugün toplumumuz Batı medeniyet dairesinde yaşıyor, üstelik bu iki mirastan mahrum olarak. Bu mahrumiyet onun yüzüne somurtkanlık olarak yansımakta, kaş çatmalarla görünür olmakta, kimliksiz yaşamanın mutsuzluğunu beraberinde taşımaktadır. Halbuki bir zamanlar sahip olduğu İslam estetiğinin ve Türk sanat dairesinin zenginliğinden istifade edebilse davranışları değişecek, yeni bir tarz-ı hayat (yaşam biçimi) kazanacak, kültürler savaşı ve medeniyetler çatışmasında kendisini mağlup hissetmeyecektir. Bugün mutlak bir zevksizlik içinde yaşıyorsak, zevk-i selimden uzak kalmışsak, kabalıklarımızdan bir türlü yontulamıyorsak bunun sebebi İslam'ı bir medeniyet kaynağı değil de yalnızca akait bilgisi olarak algılamamızdan, Türklüğü bir medeniyet olarak görmek yerine göçebe Orta Asyalılığa bağlamamızdandır. Bugün ülkenin sanata yönelik sol ayağı bu ikisinin mirasına müzelik bir malzeme nazarıyla sahip çıkmakla birlikte onun medeniyet çizgisini reddediyor; sağ ayağı ise henüz bu medeniyetin sanat boyutunu keşfedememiş olarak mirasından habersiz yaşıyor. Bugün İslamiyet'i ve Türklüğü savunan muhafazakâr kesimler maalesef sahip oldukları zenginliğin farkında değillerdir ve bu yüzden zevksizlikleri dolayısıyla eleştirilmektedirler. Bugün muhafazakâr düşünce sahipleri para kazanmayı, politikayı, lüks yaşamayı, dünya nimetlerinden yararlanmayı, hükmetmeyi, yönetmeyi vs. çok iyi öğrenmişlerdir, ama pek çoğu hâlâ İslam ve Türk medeniyetinin mirası olan zarafeti, inceliği, zevk-i selimi, sanatı, estetik bakış açısını, gönülleri okumayı, hayatı güzelleştirmeyi öğrenememişlerdir. Bunun adı koca harflerle &quot;zevk hezimeti&quot;dir. Oysa İslam medeniyetinin, Osmanlı çağlarının estetik simgelerini yeniden kazanmak bizi gerici yapmaz; kendi kültür ve medeniyetimize sahip çıkmak bizi çağdan koparmaz. Bilakis Batı medeniyeti içindeki hayatımıza bir zenginlik bir ışık, bir renk ve desen katar. Böylece daha kimlikli, daha görünür, daha itibarlı olabiliriz. Sol söylemin yıllar yılı davulunu çaldığı ve bizi inandırdığı &quot;Türk ve İslam'dan bahsedersek gerici diye yaftalanırız!&quot; saçmalığından artık kurtulmamız gerekir. Bugünkü Avrupa Hıristiyan estetiğinin üzerinde durmaktadır ve bu kimliğiyle bütün modern sanatlara hükmeder vaziyettedir. Bizim sanat algımız ise Avrupa'ya benzemek değil, bilakis kendi kimliğimize has özgün eserler üretmek ve sanatın İslam ve Türk estetiğiyle yeni bir boyut kazanmasına kapı aralamak olmalıdır. Kendi iç dinamikleri ve ölçütleri olan bir İslam ve Türk sanatı, ölçütlerini başkalarının belirlediği yabancı bir sanatı taklitten daha cazip değil midir? Ama bunun için sağ ayak çok ama çoook çalışmalıdır. Önce kendini öğrenmeyi, keşfetmeyi ve sahiplenmeyi arzulamalı, sonra da parası ve zenginliği oranında kültür ve sanata yönelmelidir. Daha olmazsa gazetelere şöyle ilanlar vermelidir: &lt;p&gt; İslam estetik bilincine erişmiş vatandaşlar aranıyor. İslam ve Türk medeniyetinden ilham alarak üretim yapacak, İslam ve Türk adını anarken utanmayacak sanatçılar aranıyor. Kendi değerlerine saygılı sanat eleştirmenleri ve teorisyenler aranıyor. Yönetim kurullarında bir sanatçı veya kültür adamı bulundurup onun önerilerini dikkate alacak holding ve şirket yöneticileri aranıyor. Kamu kurumlarının yönetim kurullarında birer kültür ve sanat adamı istihdam edecek bir başbakan aranıyor. Yeniden bir Türk burjuvazisi aranıyor. Yurtdışına kültür ve sanat eğitimi için her yıl üç yüz öğrenci gönderecek Milli Eğitim bakanı aranıyor. Bu öğrencilerde milli değerlere bağlılığı önkoşul görecek bürokratlar aranıyor. Kültür ve sanata ilişkin milli açmazlara el koyacak ve sağ ile solun sanatını dengeli tartacak bir Kültür bakanı aranıyor. İslam ile Batı medeniyetini bir potada harmanlayacak insan-ı kamiller (perfect human) aranıyor. Sanata destek verecek burjuvalar aranıyor. Sanatı günah saymayacak din adamları aranıyor. &lt;p&gt; Velhasıl kendini dönüştürecek bir sağ ayak aranıyor!.. &lt;p&gt;</description>
         <author>İSKENDER PALA</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919458</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Kültür Sanat</category>
      </item>
      <item>
         <title>ATIF KEÇECİ - Beşiktaş'ta değişen ne?..</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919486</link>
         <description>Beşiktaş'ta değişen ne?.. &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/atifkececi.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;ATIF KEÇECİ&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Beşiktaş son zamanların en iyi futbolu ile 4 senelik tılsımı bozdu ve Fenerbahçe'yi açık farkla yenerek camiasına büyük mutluluk yaşattı.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Süper Lig şampiyonluğu ülke liderliği için önemli bir sonuç. Sonrasında Avrupa kapılarında başarıyı yakalamak ise çok daha önemli bir prestij ve aynı zamanda mali kaynak elde etme aracıdır. Geçen sezonun iki kupası maalesef Avrupa sahalarında başarıyı yakalamaya yetmedi. 4 maç sonunda elde edilen 1 puan yola devam etme konusunda makas değiştirerek Şampiyonlar Ligi'nden UEFA Avrupa Ligi'ne dönüşü mecbur kılıyor. Bu konuda umutsuzluğa kapılmanın nedeni puan durumundaki sıralamadır. Siyah-Beyazlı takım yarın Manchester United deplasmanında galip gelse bile puanını 4'e çıkarır, CSKA Moskova, sahasında Wolfsburg'a yenilirse puanlar eşitlenir. Ancak averaj avantajımız aleyhimize gelişir. Son iki maçımızı kazandığımızı varsaysak bile puanımız 7 olur ki bu da yola devam için yeterli olmaz. İşin gerçeği önce ManU'yu, ardından CSKA Moskova'yı mutlaka yenmeliyiz. Bu senaryo, takımımızın hiç değilse Avrupa Ligi'nde yer almasını sağlar. Bir anlamda teselli olur. &lt;p&gt;Derbideki futbol ileriye dönük umut ışığı olduğundan iyimser bir tablo var ortada. Siyah-Beyazlılar, Fenerbahçe önünde özellikle Alman kökenli Ernst ve Fink önderliğinde ikinci yarı ezici bir üstünlük kurdu. Bu diğer futbolcuların da motivasyonunu pozitif etkiledi ve takım olarak başarıyı yakalamak güç olmadı. Rakip yönetimin verilmeyen penaltı ve ofsayttan atılan gol iddialarını seslendirmesinin sebebi ise zaten bu futbol karşısında takımlarının hiçbir şekilde bu maçı kazanamayacağı düşüncesinden ötürüdür. &lt;p&gt;Derbi galibiyeti gerçekleri örter mi? &lt;p&gt;Sayıları az da olsa bazı kesimlerin bu galibiyetle Beşiktaş'ta her şeyin süt liman bir hal aldığı düşüncesini beyan etmeleri, doğal olarak kendilerini bağlar. Unutulmamalı ki camianın ve taraftarın takımın durumuyla ilgili fazlaca bir sıkıntısı olmamıştır. Böyle olsaydı son maçlarda atılan her golden ve galibiyetle biten maç sonrasında özellikle başkana yönelik protestolar ve &quot;Gaziantep'e başkan olsana&quot; tezahüratları devam etmezdi. Küfürün yer almadığı bu tepkilerin Fenerbahçe maçında da devam etmesi bu gerçeğin aynasıdır. &lt;p&gt;Taraftar, 8 milyon Euro'luk Tabata'nın Şampiyonlar Ligi'nde ön plana çıkmasını beklerken, yedek kulübesinde bekçilik yapmasına tepkilidir. Delgado'nun gelişi ile birlikte gönderilecek isim olarak ön plana çıkan Fink'e sahip çıkmak ihtiyacı duymaktadır. Taraftar, değişik mazeretlerle bu hayati maçta takımını yalnız bırakan başkanın galibiyetten sonra eğlence alemine katılmasını yadırgadığından verdiği tepkilerin haklılığını görmektedir. &lt;p&gt;Bu galibiyet Beşiktaş'ın son olarak ileriye dönük temlik edilen gelirlerinin geri dönmesini mi sağlamıştır? 250 milyon TL'lik borç yükünün ne kadarını ödeyecek bir getirisi olmuştur? Yani bu galibiyet onur vericidir ama gelecek adına prestijden başka sevindirici tarafı olmamıştır. &lt;p&gt;Bir yöneticinin derbi maçı sonrası &quot;Başkanın ruhu buradaydı&quot; sözleri, asırlık çınarın hangi zihniyete sahip kişilerce idare edildiğini ortaya koyması bakımından ve de hastalığı teşhis anlamında çok önemli bir tanı olmuştur... a.kececi@za­man.com.tr</description>
         <author>ATIF KEÇECİ</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919486</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Spor</category>
      </item>
      <item>
         <title>ALİ AYDIN - Sevgili Kazım, tacı sen atsan derbiyi F.Bahçe mi kazanacaktı?</title>
         <link>http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919503</link>
         <description>Sevgili Kazım, tacı sen atsan derbiyi F.Bahçe mi kazanacaktı? &lt;img border=&quot;0&quot; style=&quot;margin:5px;&quot; src=&quot;http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/aliaydin.jpg&quot; align=&quot;left&quot;/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;ALİ AYDIN&lt;/span&gt;&lt;br/&gt; &lt;span class=&quot;griyazi&quot;&gt;24/11/2009&lt;/span&gt; &lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt; Türk toplumu olarak agresif bir yapımız vardır bizim. Çoğu zaman hemen sinirlenir, en son söylenmesi gerekeni ilk başta söyleriz.&lt;br/&gt; &lt;p&gt;Asla yapılmaması gereken fiili eylemi, öncelikli yapılması gereken olarak algılayıp, yaptığımızın doğru olduğunu zannederiz. Sonuçlarını hiç hesap edemeden, yaşanmışlardan ders çıkartmayıp, anlık kaygılar duyup, heyecanlı tepkiler veririz. Hele de konu futbol ve taraftarlıksa, gözlerini fanatizmlik bürür böylelerinin. Tecrübe ve deneyimin önemini kavrayamaz bu kişiler. Her taşın altında bir neden ararlar. Ve en kötüsü kendilerini, futbolun olmazsa olmazı zannederler. &lt;p&gt;Tribünlerdeki şiddetin önü, şimdilik emniyet müdürlerinin (özellikle İstanbul) şahsi gayretleriyle alınmaya çalışılıyor. Başarılı da olduğunu söyleyebiliriz. İşte Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinde aklınızda ne kaldı diye sorsak, hiç kuşkusuz herkes, olaysız bir derbi geçti der. &lt;p&gt;Bir taraftan bu güzellik, diğer tarafta Eskişehir'de maç öncesi yaralamalar, stadın perişan edilmesi. Bıçaklanıp hastaneye yatırılan iki kişiye; 'tebrikler, bıçaklanıp takımınıza bir puan aldırdınız, helal olsun size mi' demeliyiz, yoksa yine bu mantıkla hareket edip, acaba ölselerdi (Allah korusun) 3 puan kazanılabilir miydi, diye mi sormalıyız. Ya da yakalandığında hapse girip, hayatının nasıl birden altüst olacağını, ailesinin neler yaşayabileceğini mi anlatmalıyız? Bıçaklayan, yakalandıklarında hapse girecek ve sabıkalı olacak kişilere sorum şu; kaçmanız, saklanmanız ya da teslim olmanızı (ki doğrusu bu) falan bir tarafa bırakıyorum. Sizin savunmanızı kulüp ya da yöneticilerin mi yapacağını veya sizi ziyarete geleceklerini mi sanıyorsunuz? Bir soru da hastanede yatanlara; peki sizin takımınızın yöneticileri sizin hastane masrafınızı falan karşılar mı? &lt;p&gt;Beşiktaş, alkışlanacağına niye eleştiriliyor? &lt;p&gt;Çok ilginç, ligdeki ilk 6 hafta ve Şampiyonlar Ligi'nde başarısız sonuçlar alan ve çok eleştirilen Mustafa Denizli ilginçtir, liderle arasındaki puan farkını derbiyi kazanarak 4'e indirmekle alkışlanacağına, neden 4. golü attırmadın diye de eleştirilebiliyor. İlk 6 hafta ile 13. hafta bittiğindeki puan cetveline baktığımızda Denizli, futbolun en önemli olmazsa olmazı olan 'istikrarlı duruş' sonucu takımların zaman zaman iniş yaşayabileceğini, büyük takımların ve taraftarlarının böylesine durumlarda birbirlerine kenetlenmesi gerektiğini, bir kez daha kanıtladı. Fazla söze gerek yok. Şu da bir gerçek ki bir tarafta Mustafa Denizli, Ertuğrul Sağlam, Tolunay Kafkas, Mesut Bakkal, Yılmaz Vural gibi Türk teknik adamları başarıya imza atarken, diğer tarafta Daum, Rijkaard gibi kredisini tüketen eleştirilerin yoğunlaştığı isimlerle birleşen ve istifa eden Broos gibi yabancı teknik adamlar. Demek ki güven ve istikrarın futbolda ne kadar önemli olduğu bir kez daha kanıtlanmış oldu. &lt;p&gt;Bu arada topun taç çizgisini geçip-geçmediği gibi önemsiz bir pozisyonda, yardımcı hakeme bir şeyler söyleyip kırmızı kart gören ve muhtemelen 2 maç ceza alacak olan Fenerbahçeli oyuncu Kazım, kredisinin bittiğini görmeli. Hiçbir futbolcu takımını bu denli saçma tavırdan dolayı yalnız bırakmamalı. Büyük bir kulübü ve taraftarını temsil edenlerin, böylesine bir davranış şekliyle, önce takımını ve taraftarını, sonrasında sahada mücadele eden arkadaşlarını yalnız bırakmaya hakkı yok. Bu haftanın hakemler açısından iyi geçtiğini söyleyemeyiz. Derbide verilmeyen net penaltı ve geçerli sayılan net ofsayt golün yanı sıra diğer stadyumlarda oynanan maçlarda ikili mücadelelerde yapılan yanlış penaltı yorumları, yine yanlış yorumlamalardan gösterilen 2. sarı kartlarla takımların haksız yere eksik bırakılması, ofsayt pozisyonlarının devam ettirilmesi var. &lt;p&gt;Demek ki geçen haftaki ara, hakemlik adına iyi değerlendirilememiş. İlk yarının sonlarına geldiğimizde hem TSL hem de alt ligler ısınmaya, puan kayıplarının telafisinin olmayacağı haftalara girmeye başladı. Umuyorum, bundan sonraki haftalarda sonuca etki eden ya da edebilecek hataların en aza indirilmesi için gerekli tedbirler ve atamalar yapılır. Bilinmeli ki, Daum, Rijkaard gibi teknik adamların yanı sıra MHK'nın da kredisi tükenmek üzere. Bu arada Taner Gizlenci için senaryo üretenler de, herhalde gerekli cevabı almışlardır.</description>
         <author>ALİ AYDIN</author>
         <guid isPermaLink="false">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919503</guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 14:00:00 -0800</pubDate>
         <category>Spor</category>
      </item>
   </channel>
</rss>
<!-- fe2.pipes.sp1.yahoo.com uncompressed/chunked Mon Nov 23 23:41:25 PST 2009 -->
