<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:yt="http://gdata.youtube.com/schemas/2007">
   <channel>
      <title>Yeni Şafak - Yazarlar</title>
      <description>Pipes Output</description>
      <link>http://pipes.yahoo.com/pipes/pipe.info?_id=ba38e58b6043b5ff4940c3e399852afe</link>
      <pubDate>Tue, 24 Nov 2009 02:20:18 -0800</pubDate>
      <generator>http://pipes.yahoo.com/pipes/</generator>
      <item>
         <title>Fehmi Koru: Düzenden kaosa ve yeniden düzene...</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19682&amp;y=FehmiKoru</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Ağır bir kaza geçirdiğinizi ve götürüldüğünüz hastanede hayati fonksiyonlarınızı yitirdiğiniz teşhisiyle bir yapay solunum cihazına bağlandığınızı düşünün... Bir an için kendinizi böyle bir koma durumunda farz edin... Öyle bir durumda bile düşünebildiğinize göre beyniniz ölü değil demektir; ancak sizi yatağa bağlayan doktorlar da çok seven yakınlarınız da bu durumun farkında değiller; beyni mükemmel çalışan siz ise kazada zedelenen ses telleriniz yüzünden sesinizi duyuramıyor, felç olduğunuz için yüzünüz veya vücudunuzla 'Ölmedim, felçliyim, ama sağım' mesajını iletemiyorsunuz...&lt;p&gt;
'Olmaz' demeyin, tam 23 yıl, kimse o durumda olduğunu bilmediği için her şeyin farkında olarak yatağa bağlı yaşatılan bir Belçikalı'nın öyküsünü muhtemelen bugünkü gazetelerde &lt;a rel=&quot;nofollow&quot; target=&quot;_blank&quot; href='http://www.milliyet.com.tr/GaleriHaber.aspx?aType=GaleriHaber&amp;ArticleID=1164978&amp;PAGE=1&amp;Date=23.11.2009&amp;KategoriID=19'&gt;okuyacaksınız&lt;/a&gt;. Bir doktorun aklına, artık nereden esmişse, o kadar yıl sonra, hastanın beynini yeni cihazlara taratmak gelmiş, korkunç yalnızlık sayesinde bitmiş...&lt;p&gt;
Beyni mükemmel çalışan Rom Houben şimdi özel bir bilgisayar marifetiyle etrafıyla iletişim kurabiliyormuş...&lt;p&gt;
Tahmin edilebilir sebeplerle bugünkü Türkiye ile Rom Houben arasında bir benzerlik kurmak mümkün... Dünyanın içinden geçtiği ekonomik kriz bizim sahillerimizi de yalamasaydı, son yıllarda kazandığı kendine güvenle eskisiyle mukayesesi olağanüstü güç bir ülkede yaşadığımızı herkes daha iyi fark edecekti. Ülkeyi dışarıdan ama yakın bir biçimde izleyen yabancı uzmanlar, yine de 'yarının devi' bir ülkede yaşadığımızı bizlere hatırlatıyorlar.&lt;p&gt;
Yabancıların 'yarının devi' gözüyle baktıkları Türkiye, yakın zamanlara kadar, dış dünyayla ilişkisi kesik bir halde, beyni durmuş ve temel fonksiyonlarından hiçbirini yerine getiremez zannedilerek bir masada elleri kolları bağlı tutuluyordu.&lt;p&gt;
Bu teşhise itiraz edecekler, 1970'li yıllarda ihracatımızın neden birkaç milyar dolarla sınırlı kaldığını, 'bacasız sanayi' olduğu bilindiği halde turizmin neden gelişmediğini, NATO standartlarında olsun diye olağanüstü pahalıya mal edilen Sabiha Gökçen Havaalanı'nın neden âtıl kaldığını açıklamalılar. Zengin yeraltı kaynakları lütfuna uğramış bir coğrafyada petrol-fukarası bir ülkenin enerji geçiş yollarıyla para kazanabileceğini, bunun için sorunlu bir bölgede kendisini bir istikrar unsuru haline dönüştürmek gerektiğini bugün biliyoruz da, neden daha önce bilinemedi bu kadar yalın bir gerçek?&lt;p&gt;
Yoksa ülkeyi yatağa mıhlayanlar aslında gerçeği biliyorlar mıydı? Beynin çalıştığını, ancak bunun itiraf edilmesinin bugünkü heyecan ve hareketliliğe yol açacağını, hastanın önce bilgisayarla başlayan dış dünya ile iletişiminin ses tellerinin temizlenmesine ve felç durumunun sona ermesine kadar varabileceğini düşünmüş -iyi niyetle veya kötücül hislerle- yatağa bağlı kalmanızı istemiş olabilirler mi?&lt;p&gt;
İşte görüyorsunuz: Yataktan doğrulmak birilerinin unutulmaya terk ettiği acılarla yüzleşmeyi getirdi. Ermeni, Kürt ve Alevi dosyaları birer birer açılıyor ve bunların herbiri daha değişik bir ülke haline dönüşmeyi bize zorluyor. Demokrasisi daha muhkem, lâikliği daha çağa uygun, hukuku nalıncı keseri gibi tek yanlı kesmeyen bir ülke olmak iyi de, öyle olunca, yatak vesayetinden kurtulmanız, sizi sürekli eli kolu bağlı tutanlarla hesaplaşmanız gerekiyor.&lt;p&gt;
Yatağa bağlı olduğunuzda bunların hiçbirine ihtiyaç yok&lt;p&gt;
Belçikalı hastanın çilesi 23 yıl sonra anlaşılmış... Bizimkinin kaç yıllık bir çile olduğu önemli değil; bugün hiç değilse ülkemizin çilesinin de sona ermeye yüz tuttuğunu söyleyebilir miyiz? &lt;p&gt;
Ha, ne dersiniz?&lt;/font&gt;</description>
         <author>Fehmi Koru</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Ali Bayramoğlu: Kafes belgesi ve kimi gerçekler</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19675&amp;y=AliBayramoglu</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Kafes belgesi şu ana kadar Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkarılan belgelerin en vahimi oldu.&lt;p&gt;
Yeni Şafak'ın Cumartesi günkü nüshasından okuyalım:&lt;p&gt;
'Rum ve Ermenilere yönelik suikast ve bombalı eylem düzenleyerek provokasyonlarla hükümeti devirmeyi amaçlayan Deniz Kuvvetleri içindeki cuntanın hazırladığı 'Kafes Planı'ndaki ayrıntılar dehşete düşürüyor. Planı uygulamak için hazırlıkları tamamladığı anlaşılan cunta, Agos gazetesi abonelerine 'bomba' paketi ya da 'zehirli' zarflar gönderecekti. &lt;p&gt;
Azınlıkları hedef alan cunta, gayrimüslimlerin liderlerini tek tek belirleyerek bir harita hazırladı. 939 azınlık temsilcisine yer verilen harita 'topluluk olan yerler', 'topluluk olmayan yerler', 'imanlı olan yerler' ve 'imanlı olmayan yerler' diye dörde ayrıldı. &lt;p&gt;
Eklerde, Poyrazköy cephaneliğiyle ilgili tutuklanan Yarbay Ercan Kireçtepe'nin hazırladığı, emekli Koramiral Kadir Sağdıç'ça paraflanan 'Kafes Planı'nda, başta Agos olmak üzere azınlıklara ait yayınlara abone olanların tespit edilmesi ve yapılacak eylemler yer aldı&amp;#8230;' &lt;p&gt;
Hepsi bu kadar değil&amp;#8230;&lt;p&gt;
Dink suikasti ve Malatya'daki Zirve katliamından 'operasyon' diye söz ediyor bu belge&amp;#8230;&lt;p&gt;
Ne demek bu?&lt;p&gt;
Biz böyle bir operasyonu yaptık mı demek yoksa böyle bir operasyon yapıldı, biz model mi alalım demek?&lt;p&gt;
Birincinin gerçek olduğuna dair karineler her geçen gün artıyor, ama hangisi olunsa olsun, çıplak gerçek vahim ve ağır&amp;#8230; &lt;p&gt;
Ergenekon davası ve Dink davası arasındaki köprülerin her geçen sağlamlaşması, bunun işaretlerinden birisidir.&lt;p&gt;
Dün Dink davası avukatı Fethiye Çetin'le TV Net için bayramın son günü yayınlanacak bir bant çekimi yaptık.&lt;p&gt;
Çetin'in bu konudaki kimi gözlemleri ve verdiği kimi bilgiler çarpıcıydı. &lt;p&gt;
Dink davası ve Ergenekon soruşturması arasındaki bağları şöyle anlatıyordu Çetin:&lt;p&gt;
Ergenekon dosyasında yer alan belgelerden birisi, Ergenekon tutuklusu Sevgi Erenerol'un Genelkurmay Başkanlığı'nda yaptığı bir sunuma ilişkin. Belgeye göre bu sunum, açılışı yapan subay tarafından SAREM'in planlı faaliyetleriden birisi olarak tanıtılıyor. Ve sunumda Erenerol misyonerlik faaliyetlerini ele alıp, gayrimüslimleri düşman ve hedef gösteren bir konuşma yapıyor. &lt;p&gt;
Ve aynı konuşmayı birçok toplantıda tekrarlıyor. &lt;p&gt;
Ve bunlar Hrant Dink öldürülmeden önce oluyor. &lt;p&gt;
Durmuş Ali Özoğlu, bir Ergenekon tutuklusu. Kimi resimlerde önündeki subayların adeta esas duruşa geçtikleri bir isim. Ergenekon'un psikolojik savaş örgütünün sorumlusu olarak anılıyor. Bu kişide çıkan belgelerde birçok psikolojik savaş andıcı var. Bu andıçların konularının bazıları şöyle: &lt;p&gt;
Karadeniz bölgesi, azınlıklar, özellikle Ermeniler&amp;#8230;&lt;p&gt;
Bu ilişkilerin altını çizerken Çetin, haklı olarak Dink'i ölüme götüren süreci hatırlatıyor. &lt;p&gt;
Dink'in adım adım Türk düşmanı ilan edilmesini, bir psikolojik savaş andıcı olarak ele alıyor ve diğerleriyle aralarındaki benzerliklere işaret ediyor.&lt;p&gt;
Ergenekon davasıyla Dink davası arasında başka kesişmeler de var. Dink'in ölümüne yol açan zeminin oluşturulmasında aktif görev alanların bir kısmı bugün Ergenekon davası tutukluları arasında, bunlar içinde tek merkezden hazırlanıldığı belli tek tip, yani hep aynı şikâyet dilekçeleriyle suç duyurusu yapan dernek başkanları, avukatlar var.&lt;p&gt;
Kafes belgesinin 'Hrant Dink operasyonu dediği şey nedir' sorusunun anlamı azalıyor bunlar karşısında&amp;#8230;&lt;p&gt;
Dink cinayeti Ergenekon'un kalbi aslında&amp;#8230;&lt;p&gt;
O çözülünce sistem çözülecek&amp;#8230;&lt;p&gt;
2005, 2006, 2007&amp;#8230;&lt;p&gt;
Bu üç yılı tekrar okumak gerek&amp;#8230;&lt;p&gt;
Ve bu okuma için küçük bir hatırlatma:&lt;p&gt;
Dink, Rahip Santoro, Malatya'da katledilenler, onları öldürenler, Yasin Hayal ve diğerleri hepsi teknik olarak dinleme altındaydı&amp;#8230;&lt;p&gt;
Bu ortak noktanın anlamını çözmek gerek&amp;#8230;&lt;/font&gt;</description>
         <author>Ali Bayramoğlu</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Kürşat Bumin: 'Ulus devletçi Avrupa' tercihi yönünde bir Başkan</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19678&amp;y=KursatBumin</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Dinleyicilerin önemli bir bölümünü Fransız parlamenter ve diplomatların oluşturduğu bir toplantıda konuşmacı Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing'in Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde niçin yer almaması gerektiğine dair geliştirdiği şu argümanı hatırlatıyor: Nüfusuna oranla AB içinde temsil edilecek bir Türkiye ile Avrupa'nın bir gün Müslüman bir başkanı bile olabileceğini hayal edebiliyor musunuz? &lt;p&gt;
Konuşmacı, Giscard'ın rüyasına girdiği belli olan bu ihtimale karşı yakın zamana kadar en az onun kadar 'korkutucu' olan şu gelişmeye dikkat çekiyor: Ya Obama gibi siyah, üstelik babası Müslüman olan birisinin ABD Başkanı olabilmesi? Bu da hayal edilebilir miydi? &lt;p&gt;
Semih İdiz, Milliyet'in dünkü sayısında yer alan yazısına 'AB Başkanlığı'nda 'mükemmel bir hiç' ' başlığını atmış. İdiz, AB Başkanı seçilen Herman Van Rompuy'nun 'güçlü şahsiyeti' için değil, 'tekneyi sarsmayacak kişiliği' için seçildiğini belirtmiş.&lt;p&gt;
Önceki gün Radikal gazetesinin Guardian'dan iktibas ettiği yorumu da hatırlayalım.&lt;p&gt;
Yazı başkanlık için adı geçen Tony Blair'in Irak işgalinde oynadığı rolünün üzerine Londra'nın hem Avro hem de Schengen Anlaşması'nda hâlâ olduğu yerde sayması faktörünün de eklenmesiyle şansını kaybetmiş olduğunu hatırlattıktan sonra, 'Fakat büyük Bağdat savaşçısının tek alternatifinin niye illa ki bir 'Meçhul Adam' olması gerektiği' sorusunun makul bir cevabı olmadığını söylüyor. Ve bu çerçevede 'hâlâ hatırı sayılır bir figür ve başkanlığı cakayla yürütebilecek' birisi olan eski İspanya Başbakanı Felipe Gonzales'in niçin akla gelmediği soruluyor.&lt;p&gt;
Yazının benim açımdan en önemli tespiti ise şöyle idi:&lt;p&gt;
'Fransa ve Almanya güçlü merkezi liderlik şansını heba etmekle ulus devletlerden oluşan bir Avrupa'yla devam etmekten memnun olduklarının sinyalini verdi.'&lt;p&gt;
Gerçekten de, Rompuy'nun seçimi arkasından yapılacak en önemli yorum budur. 'Meçhul Adam'ın başkanlığı altında ulus- devletlerden oluşan bir Avrupa görüşünü pekiştirecek bir formül bulunmuştur nihayet. &lt;p&gt;
Biliyorum, AB'nin gelecekte 'meta-nasyonal', 'transnasyonel' bir politika kavramına yönelmesi ve bunun bir sonucu olarak ulus-devletlerin bir araya gelmesinden oluşmuş bir birliğin ötesine geçebilmesinin sorgulanması bu birliğe katılmaya aday Türkiye'nin gündemine girmiş bir konu değil şimdilik. Oysa biliyoruz ki, AB söz konusu olduğunda politikanın bu birbirinden tamamen farklı iki yoldan hangisini seçmesi gerektiği tartışması Avrupa'da birçok düşünürün uzunca zamandır kafa yorduğu bir konu. Ulus-devlet tarzı politikaların yerini, 'ethos' ile 'demos'un 'simbiyoz'una kalıcı olarak son verecek yeni bir 'politik kültür'e terk etmesi tabii ki zorlu geçen bir sürecin sonucunda olacak. Bakalım AB'nin başkanlığa 'mükemmel bir hiç'i getirmiş olması önümüzdeki yıllarda bu yöndeki arayışları nasıl etkileyecek. Avrupalılaşmanın yeni tarz bir politika keşfini gerektirdiği yolundaki tartışmalar bu seçimden nasıl etkilenecek. Avrupa'nın zaten şimdiden 'transnasyonal' devletler sistemine geçtiğinin altını çizenler bu yeni durum karşısında neler diyecekler.&lt;p&gt;
Giscard'ın 'korkulu' rüyasıyla başlamıştık, onunla bitirelim.&lt;p&gt;
Dünyanın hemen herkesin -bu arada Giscard'ın- öngördüğünden çok hızlı değiştiği muhakkak. Bu bağlamda 'Anayasa'ydı, 'Lizbon'du diyerek bugüne gelen Avrupa'nın da önümüzdeki yıllarda kendisi için yeni tarifler bulacağını-bulması gerektiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Ulus-devletlerin birbirinin boğazını sıktığı bir tarihe tepki olarak ortaya çıkan ve bugün Avrupa Birliği adını alan birlik , herhalde, istikbalini ulus-devletleri var kılan politika anlayışının aşılmasında arayacak. Bir kere daha başa sarmamak için böyle yapması gerekmiyor mu? Bu geleceğe bugünden başlayarak bizim de hazırlanmamızda yarar var.&lt;/font&gt;</description>
         <author>Kürşat Bumin</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Taha Kıvanç: Gerçeklerin öteki yarısı</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19679&amp;y=TahaKivanc</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Bihlun Tamaylıgil CHP genel başkan yardımcısı; nâzik bir hanımefendi olduğu için bugüne kadar herhangi bir kavga gürültü sırasında sesinin çıktığı duyulmadı. Kuralı Onur Öymen-Kemal Kılıçdaroğlu ikilisinin sebep olduğu 'CHP-Dersim' tartışmaları bozdu. Bihlun Hanım, nicedir ilk kez, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Ak Parti'ye hücum etti.&lt;p&gt;
İki şey &lt;a rel=&quot;nofollow&quot; target=&quot;_blank&quot; href='http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&amp;ArticleID=965594&amp;Date=22.11.2009&amp;CategoryID=98'&gt;söyledi &lt;/a&gt;Tayyip Erdoğan için: 1. Erdoğan İstanbul büyükşehir belediye başkanıyken yıkmak için buldozerle cemevi kapısına dayanmıştı. 2. Dün Sivas'ta Madımak ateşe verilir ve canlar yakılırken, sırtında canları yakanların ve yakanları savunanların gömleğini taşımaktaydı.&lt;p&gt;
'Nazik hanımefendi' diye kendisinden söz etmem işte bu yüzden; başka biri bu konuda bir şeyler söyleyecek olsaydı doğrulardan bütünüyle şaşabilirdi; Bihlun Hanım her iki konuda da gerçeğin yarısını söylüyor&amp;#8230;&lt;p&gt;
Sivas'ta Madımak Oteli'nde 37 kişi yanarak can verdi; olay sebebiyle yargılananlar arasında Tayyip Erdoğan'ın o zamanlar mensubu olduğu partiyle irtibatlı birkaç kişi de var; parti yetkililerinden biri onların vekâletini üstlenmek de istemişti. Bu bir gerçek&amp;#8230;&lt;p&gt;
Tayyip Erdoğan'ın İstanbul büyükşehir belediye başkanlığına seçilmesinden az sonra, 1994 yılı eylül ayında, Karacaahmet Sultan Türbesi'nin kaçak bölümlerinin yıkımının gündeme geldiği ve dozerlerin cemevi olarak kullanılan binanın girişine yığıldığı da bir gerçek&amp;#8230;&lt;p&gt;
Ancak Bihlun Tamaylıgil'in açıklamasındaki bu iki gerçek Tayyip Erdoğan hakkında hiçbir şey ifade etmiyor. Etmiyor, çünkü Tayyip Bey'in 'RP İstanbul il başkanı' dışında bir unvanı olmadığı dönemde yaşanan Madımak vahşetiyle doğrudan bir ilişkisi bulunmuyor. Tersine, olayı şiddetle kınayanların başında geliyordu Tayyip Erdoğan&amp;#8230; Dahası, Karacaahmet Sultan cemevinin bugünkü halinin de tanıklık edeceği üzere, binanın önüne kadar gitmiş dozerlere iş düşmedi. &lt;p&gt;
Tayyip Erdoğan'ın siyasi hassasiyetleri iki olayda da sağduyu istikametinde tavır almasını sağladı. Henüz gömlek çıkmamıştı, ama gömleğin Tayyip Bey'in üzerinde eğreti durduğu o günlerde de belli oluyordu.&lt;p&gt;
Bunları nereden mi biliyorum? Şuradan: Her iki konuda ben de yazılarımda açıkça tavır almıştım ve azınlıkta bulunmanın uyandırdığı merakla, 'Başka kim var?' sorusuna cevap aramak üzere etrafa dikkatle bakınıyordum. Hafif bir tereddüt geçirmiş midir, bilemem, ama her iki olayda da kamuoyu önünde benimkine benzer tavra sahip olanlar arasındaydı Tayyip Erdoğan&amp;#8230;&lt;p&gt;
Madımak olayı sonrası lâfımı eğip bükmeden 'Büyük bir utançla başım önde geziyorum' diye yazmıştım ve başka gazetelere de haber olmuştum. Karacaahmet Sultan cemevi yıkımı söz konusu olduğunda 'Bu oyunu bozalım' başlıklı (11 Eylül 1994) 'Gündem' yazımda neler yazdığımı hatırlatmak isterim:&lt;p&gt;
'Esas göz ardı edilmemesi gereken gerçek şudur: Türkiye'de, farklı inanç ve kültürlere hayat hakkı tanımayan bugünkü lâiklik anlayışıdır; değişik renklerin üzerini çizen egemen sistemdir. Dolayısıyla, Alevi ve Sünni kesimlerin gerçek çelişkisi birbirleriyle değil, içinde yaşadıkları sistem iledir.. (..) Sistem açısından inançları istikametinde yaşamak isteyen bir Sünni ile aynı durumdaki bir Alevi arasında fark yoktur.'&lt;p&gt;
Oyunu bozmayı aklıma koymuşum ya, taa 1994 yılında, bugünlerde yaşayacaklarımızı da öngörmüş gibiyim. Bakın daha neler yazmışım: 'Sol siyasi partiler, listelerinde yer verdikleri Alevi önderleri Meclis'e getiriyor, hatta bakanlık koltuğuna oturtuyor, fakat insanların inançları istikametinde hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını sağlayacak yapısal değişiklikleri gerçekleştirmiyorlar. Daha da çirkini, onların farklılığını, hak ve özgürlükleri daraltma gerekçesi olarak kullanıyorlar.'&lt;p&gt;
Yazının bir yerinde, Alevilere, 'Tarihi yeniden gözden geçirin' tavsiyesinde de bulunmuşum.&lt;p&gt;
RP il başkanı olarak Madımak'tan duyduğu üzüntüyü kamuoyuyla paylaşan Tayyip Erdoğan, belediyenin yeni başkanı olarak ilk icraatlarından birini dozerleri cemevinden çekerek yapmıştı. &lt;p&gt;
Bihlun Hanım'ın gözlerden saklamaya çalıştığı 'gerçeklerin öteki yarısı' bunlar işte&amp;#8230;&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
Cüneyd Zapsu'nun açıklaması:&lt;p&gt;
'21 Kasım 2009 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi'ndeki 'Bane ne, bana ne, bana ne...' başlıklı köşe &lt;a rel=&quot;nofollow&quot; target=&quot;_blank&quot; href='http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?i=19634&amp;y=TahaKivanc'&gt;yazı&lt;/a&gt;nızda şüphe bırakmayacak şekilde Yönetim Kurulu Başkanımız Cüneyd Zapsu'yu kastederek, 'duyduğunuza göre kendisinin Almanlar adına Doğan grubu ile pazarlığı yürüttüğü' ve bu sebeple 'bu alışverişin iktidarın veya Tayyip Erdoğan'ın tasvibi olarak yorumlandığını' yazmaktasınız. &lt;p&gt; 2008 yılında kurulan Cuneyd Zapsu Danışmanlık A. Ş.'nin portföyünde RWE, TPG gibi altıdan fazla uluslararası şirket bulunmaktadır. Kısa bir süre için Alman Axel Springer A.G. şirketine de danışmanlık hizmeti verilmiştir. Bu danışmanlık hizmetinin Axel Springer-Doğan Grubu arasındaki anlaşma ile alakası olmadığı gibi, tabiatıyla hükümet veya Sn. Başbakan ile de bir ilgisi bulunmamaktadır. &lt;p&gt;
Söz konusu durumu bilgilerinize sunarız.&lt;p&gt;
CUNEYD ZAPSU DANIŞMANLIK A.Ş.'&lt;/font&gt;</description>
         <author>Taha Kıvanç</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>İbrahim Karagül: İsrail'den 'pes' dedirten talep!</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19677&amp;y=IbrahimKaragul</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;İsrail ile Türkiye arasındaki soğukluk bir ziyaretle ortadan kaldırılabilir mi? Gazze katliamından sonra hiç olmadığı kadar yolları ayrılan iki ülke arasındaki sorunun niteliğini bilmeden kolay umuda kapılanlar olabilir. İki ülke ilişkilerini geren her gelişmeyi İsrail'den bakarak görenler, 'İsrail'den Türkiye'ye tokat gibi misilleme' cümlelerini sakınmadan kullananlar için ortada ciddi bir sorun yok. Sadece Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Gazze katliamıyla ilgili sözleri kriz gibi görünüyor ve bunlar da kişisel şeyler! Acaba öyle mi?&lt;p&gt;
İsrail Sanayi, Ticaret ve Çalışma Bakanı Binyamin Ben-Elizer'in Türkiye ziyareti ile eski samimi ilişkilere dönülecekmiş! İki ülkenin; 1997'lerde Ortadoğu'yu kökten değiştirmeyi amaçlayan, bizdeki bazı hayalperestlerin Türkiye'nin itibarını yerle bir ederek imzaladıkları, bir kısmı hâlâ gizli olan ve Meclis denetiminden gizlenmiş anlaşmalar dönemine geri dönmesi artık mümkün değil. Dünya ve bölge konjonktürü böyle devam ettiği, olağanüstü gelişmeler olmadığı müddetçe böyle de devam edecek. &lt;p&gt;
Ben-Elizer'in 'Eğer Türkiye eski günlere dönmeyi kabul ederse, Suriye ile arabuluculuğa devam etmesini kabul edeceğiz' mealindeki açıklamaları gerçekten utanç verici. Ben-Elizer bu tutumun Başbakan Binyamin Netanyahu'nun, hükümetin görüşü olduğunu söylerken Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman, kendisine danışılmadığını, Türkiye'nin arabulucu olmasını kabul etmeyeceklerini söylüyor. Türk medyası ise bunu İsrail kabinesinde Türkiye bölünmesi olarak pazarlıyor. &lt;p&gt;
Barış, arabuluculuk, diyalog iki taraf da isterse mümkün. Türkiye'nin arabuluculuğu sadece Suriye'ye değil, İsrail'e de iyilik yapmaktır. İsrail yönetiminin, bu rolü Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanmasının ne anlama geldiğini bir düşünelim. 'Siz bizim için barış istiyorsunuz, size bize iyilik yapma fırsatı vereceğiz ama şunları şunları isteriz' gibi, Türkiye'nin gayretlerini paraya çevirme şeklindeki tutum karşısında hayretler içinde kalmamak mümkün değil!&lt;p&gt;
Suriye-İsrail dolaylı görüşmeleri son aşamaya gelmişti. Bir adım sonra taraflar doğrudan görüşmek için masaya oturacaktı. İsrail de bunun için söz vermişti. Bu sözden hemen sonra, yani bir adım sonra İsrail savaş uçakları Gazze'de o katliama başladı. Fosfor bombaları, kimyasal silahlar, küçücük bir kara parçası ateşe verildi. Bazıları, şimdi bakanlık koltuğunda, Gazze'ye atom bombası atılmasını bile istediler. Şok edici bir gaddarlık izledik. Barışa, barış girişime, verilen sözlere cevap katliam oldu. Türkiye şaşkındı. Bir devlet, verdiği sözün, hem de bugünlerde yana yakıla ilişkilerini düzeltmeye çalıştığı Türkiye'ye verdiği sözün tam tersi hareket etmiş, bu hareket insanlık suçu işlemek olmuştur. &lt;p&gt;
Böyle bir ülkeye nasıl güvenebilirsiniz? Şimdi aynı ülkenin bir bakanı, Türkiye'ye gelip, 'yeniden arabulucu olun ama bizim istediklerimizi de yapın' diyor. Bu nasıl bir aşağılamadır böyle! Türkiye'yi parmaklarında oynattıkları günlerin alışkanlığı olmalı. Hazmedilir bir durum değil. &lt;p&gt;
Diyelim bu söze inandık. Kabul ettik, her şeyi unuttuk, İsrail ile sorunları yok farzettik. Ne olacak? Yeni bir Gazze saldırısı olmayacağına, Lübnan'a saldırı olmayacağına dair kim güvence verebilir? İsrail'in verdiği, (vermeyecektir kesinlikle) sözlere kim itibar eder? &lt;p&gt;
Lübnanlı yetkililer, İsrail'in Lübnan'a saldırı hazırlıkları içinde olduğu konusunda dünyayı uyarırken, İsrail-Hizbullah savaşının devamı her an beklenirken, İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Eşkinazi, Gazze'ye saldıracakları tehdidinde bulunurken, Askeri istihbaratını yöneten General Amos Yadin de, Genelkurmay Başkanı Eşkinazi gibi Gazze'ye yeni saldırı isterken verilen sözlerin bile hiçbir anlamı olmayacaktır.&lt;p&gt;
Türkiye, Suriye konusunda da Gazze konusunda da İsrail'in kendisini nasıl küçük düşürdüğünü tecrübe etti. Bu seferki şartlı arabuluculuğun bedeli Lübnan'a saldırı olacaktır. Barışı bile çatışma yolunda, savaş yolunda araç olarak kullanan bir ülkenin sözleri ne anlam ifade eder?&lt;p&gt;
Yeni saldırıların sebebi Hizbullah ya da Hamas olmayacak. Siyasi anlamda tükenen, bölgesel nüfuzunu büyük oranda kaybeden, köşeye sıkışan, Türkiye'nin yapıp ettikleriyle elindeki kartları birer birer kaybeden İsrail, bu durumdan kurtulmak için kriz çıkaracaktır. &lt;p&gt;
Hem, Başbakanı Netanyahu, 'Türkiye dürüst arabulucu değil' açıklaması yapmadı mı? Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'yi yeni arabulucu ilan etmedi mi? Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, buna karşı çıkmadı mı? Bu gelişme; Trükiye'yi devre dışı bırakma planı değil miydi? Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 'Altyapısı iyi hazırlanmamış ve tüm tarafların desteğini almamış girişimler gereksiz hayal kırıklıklarına yol açabilir' diye tarafları uyarmadı mı?&lt;p&gt;
İsrail'le krizin tek sebebi Gazze değil. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve diğer bölge ülkeleriyle birlikte, yeni bir şeylerin hazırlıkları yapılıyor. Süreç çok hızlı ve kararlı ilerliyor. İsrail'i ve bazı Avrupa ülkelerini tedirgin eden şey bu. Bu süreç devam ettiği müddetçe İsrail-Türkiye ilişkileri düzelmeyecek. Türkiye bütün bunlardan vazgeçerse İsrail rahat edebilecek. &lt;p&gt;
Barışı rüşvet olarak kullanıyorlar. Gerçekten de, bu seferki arabuluculuğun bedeli Lübnan olacaktır.&lt;/font&gt;</description>
         <author>İbrahim Karagül</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Tamer Korkmaz: Nedir, ne değildir?</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19681&amp;y=TamerKorkmaz</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Evvela, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun son döneme damgasını vuran 'eksen' tartışması hakkında ne dediğini hatırlatmalıyım.&lt;p&gt;
Davutoğlu, geçtiğimiz hafta bakanlığının Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu'ndaki sunumunda 'Türkiye'nin ekseni, Ankara eksenidir' diye konuştu!&lt;p&gt;
Dışişleri Bakanı, -doğal olarak- bu kadarını söylemekle yetiniyor. Türkiye'nin hangi eksende yer aldığı sorusuna cevap teşkil eden o manidar cümlesi&amp;#8230;&lt;p&gt;
Aslında&amp;#8230;&lt;p&gt;
Ankara'nın Washington'dan bağımsızlaşan yeni gidişatını anlatması bakımından, fevkalade önemliydi.&lt;p&gt;
*&lt;p&gt;
Washington'daki siyasi çevreler, giderek artan bir biçimde Türkiye'nin eksen değiştirdiğini -üzülerek- itiraf etmek zorunda kalıyorlar.&lt;p&gt;
Gayrı meşru Irak savaşını desteklemiş, tezkerecilik yapmış, Washington'ın tezleriyle uyumlu olmaya azami özen göstermiş kimi meslektaşlarımız da, üzgün olmalılar; onlar da, örneğin Washington izlenimlerini okuyucularına aktarırken, Amerikalıların söz konusu hakikati yakınarak dile getirdiklerinden bahsediyorlar.&lt;p&gt;
'Sokaktaki Amerikalıları' kastetmediğimiz ortada:&lt;p&gt;
Washington'daki 'dip dalgaları' yakından takip eden 'siyasi baba'ların, en başta Neo-Con çizgisinde olanların, Türkiye'nin eksen değiştirmesinden çok ciddi rahatsızlık duydukları aşikar&amp;#8230;&lt;p&gt;
Daha doğrusu, başlarına geleni-neyi kaybettiklerini bilmiyor olamazlar!&lt;p&gt;
Mesela, -kısa bir süre önce- Wall Street Journal'da 'Türkiye'siz bir NATO?' başlıklı bir yazının yayınlanmış olması bile yeterince anlamlı; Türkiye'ye bozuk çalan o makale pekala 'Ankara'nın kaybedildiğini' anlatmaya yarayan bir örnek olarak verilebilir.&lt;p&gt;
*&lt;p&gt;
Tam burada duralım ve Washington'da Türkiye'ye bozuk çalan -derin veya sığ- siyasi çevrelerin Ergenekon operasyonu hakkında ne düşünüyor olduklarını tahmin etmeye çalışalım!&lt;p&gt;
El Cevap?&lt;p&gt;
-Türkiye'de Ergenekon'un üzerine gidilmesinden, örgütün tasfiye edilişinden acayip rahatsız olduklarına kuşku yok. 'Başlangıçta böyle düşünmüyorlardı, son dönemde yüz seksen derece fikir değiştirdiler' gibi yüzeysel yorumlar sizleri yanıltmasın; başlangıçta çoklarının politik olarak bu durumu şimdiki gibi ifade etmemiş olmaları gerçeği değiştirmiyor.&lt;p&gt;
Bir başka deyişle, geçen hafta Washington'da bir dizi konferans veren gazeteci Gareth Jenkins'i -kimilerinin iddia ettiği gibi- 'ABD'lilerin Ergenekon'a bakışını değiştiren kişi' olarak görmek yerine; bu olumsuz, aynı zamanda tümüyle sorunlu bakışa ciddi katkı yapmakta olan bir 'gözbağcı' diye zikretmek gerekir. Yirmi yıldır Türkiye'de yaşayan Jenkins birkaç ay önce yazdığı bir raporda Ergenekon davasını 'Gerçek ve fantezi arasında' diye nitelendirmişti.&lt;p&gt;
Gareth Jenkins, 'Ergenekon diye tam teşekküllü bir örgüt olmadığını' iddia ederken trajikomik oluyor; kaçışı olmayan bir gerçeğin üzerini sıkıca örtmeye çalışırken de 'dezenformasyonun kralı'nı yapıyor&amp;#8230;&lt;p&gt;
Washington'daki 'derin siyaset' Jenkins'in kirli propagandasından memnun kalmış olmalı!&lt;p&gt;
Beyaz Saray'ı, dahası 'Derin Washington'ı en çok üzecek hadise; Türkiye'de Ergenekon'un deşifre edilmekte olması ve bu darbeci-operasyonel örgütün ardında ABD-NATO ekseninin bulunduğunun her geçen gün daha fazla anlaşılır hale gelmesidir.&lt;p&gt;
Bir an için, varsayalım&amp;#8230;&lt;p&gt;
Bu hakikat, 'resmen' açıklanmış olsaydı!&lt;p&gt;
Şöyle bir düşünün; Washington yönetiminin hali nice olurdu?&lt;p&gt;
*&lt;p&gt;
Bütün bunlardan sonra, şu temel-hayati hususa dikkat çekmek istiyorum:&lt;p&gt;
'Ergenekon operasyonunun ardında ABD'nin iradesi olduğu' iddiasını dile getirenler, hem gerçekleri hasıraltı ediyorlar.&lt;p&gt;
Hem de, -ister istemez- Ergenekoncu yapılanmayı destekleyenlerin ve Washington'ın ekmeğine yağ sürüyorlar. Bakınız, İşçi Partisi'nin genel merkezinde asılı pankartta 'Ergenekon Yalanı, Amerikan Planı' diye yazıyor&amp;#8230;&lt;p&gt;
Oysa, Ergenekon örgütünün varlığı kaçınılmaz bir gerçek; örgütü inşa eden ve kullananın da ABD-NATO olduğu aşikar&amp;#8230;&lt;p&gt;
Ulusalcı cephedeki 'önderler'in 'ABD Karşıtı' gibi görünmelerini sağlayan kamuflaj amaçlı söylemleri sakın kimseyi yanıltmasın&amp;#8230;&lt;p&gt;
'Dezenformasyon misyoneri Doğu Perinçek'in İşçi Partisi 'ulusalcı' antetlidir ama Ergenekon'un 'gayrı milli operasyonları'nda rol aldığı ortaya çıkmıştır.&lt;p&gt;
Ergenekon'u canla başla savunan Ulusalcılar, kamuoyunu 'ters köşeye yatırmak' niyetiyle, operasyonu ABD'nin yaptığı yalanını dile getiriyorlar&amp;#8230;&lt;p&gt;
Diğer taraftan, Ergenekon'un üzerine gidilmesini destekleyen kimi liberal ve muhafazakar kalemler de; 'Ergenekon örgütünü tasfiye eden ABD'nin iradesidir' şeklindeki tümüyle yanlış/hilaf-ı hakikat yorumlarıyla ister istemez 'dezenformasyona' katkıda bulunuyorlar!&lt;p&gt;
*&lt;p&gt;
Darbeci Ergenekon örgütünü &amp;#8211;Washington'ın bütün engellemelerine rağmen- tasfiye eden 'Yeni Ankara'nın iradesidir.&lt;/font&gt;</description>
         <author>Tamer Korkmaz</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Hakan Albayrak: Bülent Yıldırım ve Hakan Albayrak ne yapmaya çalışıyor?</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19674&amp;y=HakanAlbayrak</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Çeçenistan'daki Ramazan Kadirov yönetiminin zulümlerine dikkat çekmemize bozulan bazı arkadaşlar, 'Bülent Yıldırım ve Hakan Albayrak ne yapmaya çalışıyor?' diye sorup, kendi kendilerine şöyle bir cevap veriyorlar: 'Rusya ile anlaşma ferasetini gösteren Kadirov Çeçenistan'a barış ve huzur getirdi, refah getirdi; ama Yıldırım ve Albayrak bunlara kıymet vermiyor, çünkü bu adamların işi-gücü savaş çığırtkanlığı. Ellerinden gelse, dağlarda kalan bir avuç savaşçının hatırı için bütün Çeçenistan'ı yakacaklar!'&lt;p&gt;
İnsafınız kurusun be kardeşim! Kurumuş zaten.&lt;p&gt;
Bülent Yıldırım ve Hakan Albayrak'ın ne yapmaya çalıştığını ben size anlatayım.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
AĞUSTOS 1996. Çeçenistan adına General Aslan Mashadov ve Rusya adına General Aleksandr Lebed, Çeçenistan'in statüsü meselesinin 2001 yılı sonuna kadar çözülmesini öngören bir barış anlaşması imzalıyor. 19 ay önce başlayan savaş sona eriyor. İHH Başkanı Bülent Yıldırım ve ben bayram ediyoruz. 'Mashadov bağımsızlık davasını askıya almakla yanlış yaptı, Rusların oyununa geldi' falan demiyoruz.&lt;p&gt;
OCAK 1997. Çeçenistan'da cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor. Seçimin favorileri: Aslan Mashadov ve Şamil Basayev. Ben 'cesur ama maceraperest değil, gözü kara ama nerede durması gerektiğini biliyor, dengeli bir lider' dediğim Aslan Mashadov'u tercih ediyorum. Basayev'in mizacının cumhurbaşkanlığına uygun olmadığını düşünüyorum. Bu görüşlerimi Yeni Şafak'ta yazıyorum. Birçok arkadaş itiraz ederken, Bülent Yıldırım 'Hakan haklı' diyor; 'Basayev'e muhabbetimiz baki, ama bu iş başka.'&lt;p&gt;
AĞUSTOS 1998. Aslan Mashadov İstanbul'da. Bülent Yıldırım'la beraber kendisini ziyaret ediyoruz. Çok dertli. 'Çeçen-Dağıstan Halkları Birliği'nin kuruluşunu ilan eden Şamil Basayev'in Dağıstan'daki Rus birliklerine saldırmaya hazırlandığını, böyle bir şeyin Moskova'daki savaş lobisinin ekmeğine yağ süreceğini, Rusya'nın Basayev'i bahane ederek Çeçenistan'a yeniden saldırabileceğini, bunu engellemek için elinden geleni yaptığını ama Basayev'e söz geçiremediğini söylüyor. 'İkinci bir savaş felaketimiz olur, halkımız bunu kaldıramaz' diyor. Öte yandan, Rusya'nın Çeçenistan'da yatırım yapmak isteyenlere türlü çeşit yollarla mani olduğunu, ülkeyi yeniden imar edip savaşın yaralarını sarmalarına imkân tanınmadığını, halkın yoksulluğu bir türlü aşamadığını, bunun da barışın anlamının sorgulanmasına yol açarak Basayev'in maceracı eğilimlerine toplumsal zemin kazandırdığını anlatıyor. Barışı koruyabilmek için ülkede bir derlenme-toparlanma atmosferi oluşturmalarının şart olduğunu belirtiyor. 'Çeçenistan'a mutlaka yatırımcı göndermelisiniz. Rusların sabotajlarına karşı gerekli tedbirleri alacağımıza, gelen yatırımcıları özel birliklerle koruyacağımıza söz veriyorum' diyor. Bülent Yıldırım, Mashadov'la görüşmemiz biter bitmez, Çeçenistan'da yatırım seferberliği için harekete geçiyor. Kapı kapı dolaşıp, Çeçenistan'ın selametini gözeteceklerine inandığı iş adamlarına Mashadov'un mesajını iletiyor. Bu mesajın gereğini yapmaları için onlara adeta yalvarıyor (fakat genellikle nafile). Bu arada, savaşın başından beri Çeçenistan'da faal olan İHH'nın Çeçen halkına yardımları -barışı korumak gibi bir misyon da biçilerek- devam ediyor.&lt;p&gt;
Ağustos 1999'da Basayev ve arkadaşları bir 'İslam Şûrâsı' kuruyorlar. Bu kuruluş 'Dağıstan İslam Cumhuriyeti'ni ilan ediyor. Çeçenistan-Dağıstan sınırında Çeçen mücahitleriyle Rus askerleri arasında çatışmalar meydana geliyor. Basayev ve Arap mücahit Hattab komutasındaki mücahitler, 'İslam Şûrâsı' elemanlarına yataklık ettiği gerekçesiyle Rus askerleri tarafından kuşatılan iki Dağıstan köyüne girmeyi başarıyor, fakat Rus bombardımanına dayanamayıp geri çekiliyorlar. Mashadov'un başından beri engellemeye çalıştığı, fakat Basayev'le çatışmayı göze alamadığı yahut kardeş kanı dökmekten imtina ettiği için engelleyemediği bu gelişmeler üzerine, Moskova, Çeçenistan yönetimini teröristlere yataklık etmekle suçlayıp, yeni bir askerî harekâtın işaretlerini vermeye başlıyor. KGB'nin devamı olan FSB'nin Moskova ve başka Rus şehirlerinde sivillerin yaşadığı apartmanlara düzenlediği bombalı saldırıların Çeçenlere mal edilmesi, bu işaretleri savaş naralarına dönüştürüyor&amp;#8230;&lt;p&gt;
Yerimiz doldu. Devamı yarın inşaallah.&lt;/font&gt;</description>
         <author>Hakan Albayrak</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Akif Emre: DTP'yi taşlamak</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19680&amp;y=AkifEmre</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;İzmir'de DTP konvoyuna yapılan taşlı saldırı her anlamda düşündürücü bir eylem. Daha önce Sakarya'da, Eskişehir'de, Antalya'da yaşanan buna benzer linç girişimleri yerel tepki düzeyinde kalsa da son saldırının DTP genel başkanının da içinde olduğu parti konvoyuna yönelik olmasının başlı başına üzerinde durulması gerekiyor.&lt;p&gt;
Önce, İzmir'deki taşlı saldırıya yönelik olarak başta AA olmak üzere medyada kullanılan dile dikkat çekmek istiyorum. Adeta vatandaş olmayanlara vatandaşların tepkisi anlamı çıkaracak bu dil, resmi Türkiye'nin bilinçaltındaki dili ortaya çıkarması bakımından önemli bir gösterge.&lt;p&gt;
Asıl üzerinde durulması gereken ayrıntı bu tür olayların Batı'daki illerde ortaya çıkması. Üstelik etnik köken olarak sanılanın aksine kozmopolit özelliklere sahip illerin bu derece milliyetçi tepkiler vermesi ilk bakışta tuhaf gelebilir. Mesela Sakarya'nın nüfusu büyük ölçüde Balkanlar'dan, Kafkaslar'dan gelen vatandaşlardan oluşur. Farklı etnik ve coğrafi kökenlerden gelenlerin oluşturduğu şehirlerde neden bu denli dışlayıcı tepkiler ortaya çıkıyor?&lt;p&gt;
Farklılıklar içinde farklı kültür ve etnik kökenlerden gelenlerle bir arada yaşama kültürünün gelişmiş olması beklenir. Burada ise tam tersi bir durumun ortaya çıkmasının izah edilmesi gerekir.&lt;p&gt;
Bu paradoksal durum Türk toplumundaki patalolojik çarpıklığın ipuçlarını göstermesi bakımından üzerinde düşünülesi bir durumdur. Ve bizim tarih, kültür, kimlik bilincimizin uluslaşma (adına) sürecinde ne denli çarpıklıklara maruz kaldığını gösterdiği için artık bastırılamayacak derecede tehlikeli yönelimlerin yeşerdiği ihtarını yapıyor aslında&amp;#8230;&lt;p&gt;
Cumhuriyet projesi eğer modern anlamda bir ulus çıkarma projesi olarak okunacaksa bunun başarısını sorgulayan en önemli kanıt bu tepkilerde yatar. Benzer biçimde DTP'nin de bir türlü bu ülkeye ait olamama tezahürü, davranış ve söylemleri de bu başarı öyküsünü sorgulanır hale getirmektedir. Cumhuriyet modernleşmesinin bir başarı olduğunun altını çizen Şerif Mardin'in tezi bu tür kritik olayların yaşanmadığı durumlar için bir noktaya kadar geçerli olabilirdi.&lt;p&gt;
Bu türden linç girişimlerinin yaşandığı illerin yakın tarihine baktığımızda hemen hepsinin bir şekilde düşman işgaline maruz kalmış olmaları, altı çizilmesi gereken önemli bir ayrıntı. Bir tür işgal edilmişliğin, düşmana karşı direnmenin ortak hafızada canlı olduğu yerler. Mesela bu tür illerde asker sevgisinin görece diğer bölgelerden daha baskın olmasının tesadüfi olmaması gibi.&lt;p&gt;
Mesela de tam bu noktada düğümleniyor zaten. Düşman kim?&lt;p&gt;
'Ben ve öteki' sorunsalının linç kültürüne dönüştüğü bir idrak sorunu ile karşı karşıyayız.&lt;p&gt;
Vatan bölünmez şeklinde slogan atarak ellerinde taşla konvoya saldıranların fotoğraflarına baktığınızda 'başarı öyküsü'nün resmini görebilirsiniz aslında. Son derece modern görünümlü genç kadın ve erkekleri taş atarken gösteren fotoğraflar&amp;#8230; Ulusalcı mitinglerin bir adım sonrasına projeksiyon tutan fotoğraf kareleridir aslında. O mitingleri dolduran kalabalıklar Cumhuriyet'in başarı öyküsü için örnek gösterilecek çağdaş, laik, modern insan tiplerinden oluşuyordu. Çünkü ümmet olmaktan ulus bilincine ermiş, çağdaş Cumhuriyet çocukları olduklarını düşünüyorlardı.&lt;p&gt;
İçimizdekini ötekileştiren bu başarı öyküsü aslında düşman olarak gördüğü bir kitleye tavır koyuyor.&lt;p&gt;
Bir yönüyle, memlekete sahip çıkan, edilgen olmayı reddeden bir karşı duruş sergileniyor.&lt;p&gt;
Ne var ki bu türden bir sahip çıkışa iten bilinci oluşturan referansları da hayli arızalı görünüyor.&lt;p&gt;
Memleketine sahip çıkma adına sergilenen ulusçuluk gösterisi(!); hem tarihi referanslar hem toplumun kültürel kodları açısından damıtılarak gelen bir idrakten yosun, hafızasızlık ürünü vandalizmin tehlikeli sinyalleridir.. Bu yoğun düşman algısını ancak bir aradalık tecrübesini mümkün kılan tecrübe sağlıklı zemine oturtabilir. &lt;p&gt;
Bin yıllık bir arada yaşama tecrübesi, bu topraklarda oluşturulan ortak medeniyetin mayası, ne de kardeşlik türküsü&amp;#8230; Son derece Vandal, modern görüntü içinde medeniyet kuramamış, bunu tecrübe etmemiş olgunluğa erişmemiş bir toplumsal davranış sergileniyor. &lt;p&gt;
Medeniyet değiştirmek adına tarihi, ait olduğu kültürün referanslarını bilinçli olarak silinmiş bir topluma özgü modern-ilkellik görüntüsü&amp;#8230;&lt;p&gt;
Millet olmayı kan ve ırk bağına indirgeyen, bizi var kılan değerlerden kopmuş bir azınlığın vatana sahip çıkış tarzının resmidir. Bu manzaradan herkesten önce Anadolu toprağının yoğurduğu insan malzemesini, onları tüm farklılıklarına karşın kardeş yapan değerlerinden soyup modern ulus çıkarmayı 'başarı öyküsü' olarak bize okutanlar utanmalıdır.&lt;/font&gt;</description>
         <author>Akif Emre</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Özlem Albayrak: Hiç alkışla tekbir bir olur mu?</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19683&amp;y=OzlemAlbayrak</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Geçtiğimiz hafta Marmara Üniversitesi İlahiyat Camii önünden geçerken rahmetli Ömer Lütfi Mete'nin cenazesine denk gelmem, bendenizi ölümler ve törenler hakkında düşünmeye sevketti. Ve o kalabalık, o görkem, o dualar, el açmalar ve Fatihalar, halka açık, büyük cenaze törenleri hakkındaki olumlu düşüncemi bir kez daha perçinledi. &lt;p&gt;
Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişinde yazılı olan 'Her can ölümü tadacaktır' ayetine bile tahammül gösteremeyecek kadar ölümden korkanların bir zamanlar çıkardığı çıngara inat; insanın bir yazgısının bulunduğunu hatıra getirmek ve o nihai yazgının önüne geçilemez olduğu bilincini canlı tutmak bence elzemdi. Ve bu doğa olayının sınıfları, statüleri, koltukları, makamları, ünleri, kudretleri, apoletleri, şöhretleri 'bir avuç toprak' paydasında eşitlediğini. Ve musalla taşının, yolculara yaptığı eşit muameleyi. Her canlıya gelen, her canlı için muhakkak geleceği de bilinen ama, her seferinde o gelişe 'kötü bir sürpriz' muamelesi yapılan bildiğiniz başka bir durum var mıydı? &lt;p&gt;
Yoktu ama işte, insanoğlunun icat ettiği ve her türlü olaya ve duruma karşı nasıl davranılması ve ne düşünülmesi gerektiğini öğütleyen kurallar silsilesi, ölüleri bile bölüyor, ayırıyor, tabakalaştırıyor. &lt;p&gt;
İşin sınıfsal bir boyutu da yok değil elbette, ama sanki ideolojik boyutu daha ağır basıyor gibi. Düşünün Teşvikiye'den 'kaldırılmak'la mesela Fatih Camii'nden uğurlanmak, Levent Camii ile Eyüp Camii arasındaki farkı inkar edebilir miyiz? &lt;p&gt;
Aşiyan'la Zincirlikuyu Mezarlığı, Karacaahmet'le Cebeci Asri Mezarlığı bir mi? Bu arada söylemeden geçemeyeceğim: Genelde, mezarlık bekçilerine korkunç bir tehdit saçan tuhaf insanlar gözüyle bakılması modernizmin ve Hollywood'ın vaz'ettiği ortalama hissediş kalıplarından biridir ama, bendeniz 'korkunç ve tuhaf' ifadesini memleketin her yerinde rastlayabileceğimiz ve mezarlıkların önüne getirilen 'Asri' ismi için kullanmayı yeğliyorum. &lt;p&gt;
Teşvikiye-Fatih demişken, Teşvikiye Camii'nden kaldırılan isimlere bakalım; Türkan Saylan, Duygu Asena, Arif Mardin, Kenan Onur, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, İsmail Cem, Atilla İlhan, Ercan Arıklı, Kemal Sunal, yazar Demirtaş Ceyhun, hatta Gelinim Olur musun'un hayatı bir otel odasında sönen yıldızı Ata Türk. &lt;p&gt;
Elbette bu isimlerin çoğu, Teşvikiye ya da Nişantaşı sakini olduğu ya da civarında oturduğu için Teşvikiye'den uğurlanmış olabilir, ancak bu cami genelde İstanbul'un en uzak semtlerinden cenaze kabul ediyor, takım elbiseli, döpiyesli cenaze sahibi insanları ağırlıyorsa&amp;#8230; İşin, sınıfsal bir yanı, kendi ölüsünü ötekilerin ölüsünden ayırmak üzere kurgulanmış bir seçkinci ideolojisiyle uzaktan yakından bir bağı var demektir. Bu yaklaşım, sorgulamayı, şüphe etmeyi yasaklar üstelik. Şartlanmış, kökleşmiş ve dogmatiktir. Atıyorum 'Çıkalım şu döngünün dışına Türkan Hoca'yı da Teşvikiye'den değil Beşiktaş'tan uğurlayalım' diyen birinin başına nelerin gelebileceğini, abarttığımı düşünenlerin hayal gücüne havale ediyorum. &lt;p&gt;
Ama bir yandan da belki bir mahalle ölümle baş etmeyi böylelikle başarabiliyordur. &lt;p&gt;
Belki de şık araçlarla gelinen cami avlusunda, Prada elbiseler, Gucci gözlükler ve kulaklara fısıldanan ucuz gündelik dedikodularla birleşen Teşvikiye konseptiyle, kendi ölülerinin kendileri gibi olmayanların ölülerinden farklılığının sağlamasını yapıyor, bunun verdiği moral konfor ve kalp müsterihliğiyle, ölümü kendileri için çiğnenip yutulabilir parçalar haline getirebiliyorlardır, bilemem. &lt;p&gt;
Fatih Camii'nin de bir cemaat profili vardır, doğrudur. Bugüne dek Turgut Özal'dan Hasan Doğan'a, Vehbi Koç'tan Sakıp Sabancı'ya, Esad Coşan'dan Nermin Erbakan'a, İsmailağa Camii İmamı Bayram Ali Öztürk'ten Celal Birsen'e kadar varlıklı olan olmayan, ünlü olan olmayan, cemaat lideri olan olmayan pek çok ismi son yolculuğunda ağırlamış olan Fatih Camii de, evet bir kesime özgülenmiş gibi görünen bir mekandır. Eyüp gibi, Marmara İlahiyat gibi muadilleri de vardır. &lt;p&gt;
Ama, kendi ölüsünü diğerlerinin ölüsünden ayırmak ve o ayrım çizgisini bir üstünlük-yeterlilik standardı olarak koymakla; toplanacak geniş kalabalıkların biraradalığını mümkün kılacak ve manevi-tarihi atmosferiyle günün anlam ve önemine uygun bir boyuta sahip olan bir camiiyi tercih etmek gerekçeleri arasında fark var. Ölüme ancak, sınıfsal göstergelerle tahammül edebilmekle ya da ölümü bile ideolojik gösteren kara gözlüklerin ardına sığınarak karşılayabilmekle; ölümü uhrevi tonda idrak etmek arasındaki fark kadar derindir üstelik bu ayrışma. &lt;p&gt;
Mesele şudur yani; 'Alkışlayanlar kibirlidir' anlamına gelmez elbette bu cümle ama, kabul etmek gerekir ki ölüme 'alkış' tutmak, içinde bir parça tekebbür nüvesi de taşır; oysa cenaze törenlerinin en tüyler ürpertici güzellikteki bölümü olan 'tekbir' Yaratan'a karşı mütevazılığın, efendiliğin deklaresidir.&lt;/font&gt;</description>
         <author>Özlem Albayrak</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Mehmet Şeker: Pimi çekilmiş el bombası</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19684&amp;y=MehmetSeker</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Henüz karara bağlanmamış, hâlihazırda görülmekte olan bir dava hakkında ileri geri konuşmak, fikir beyan etmek uygun düşmez. (Bu kurala bazen uyulduğu da vakidir.)&lt;p&gt;
Ancak sonuçlanmış bir dava üzerine yorum yapılabilir, eleştirilebilir. &lt;p&gt;
Hukuk böyle söyler.&lt;p&gt;
O halde bitmiş bir dava hakkında iki çift laf edebiliriz.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
Nöbet sırasında uyuyan erler ve onları uykuda yakalayan teğmenin verdiği ceza...&lt;p&gt;
Pimi çekilmiş bir el bombası ve dört ölü.&lt;p&gt;
Erlerden birinin eline pimi çekilmiş el bombası verip dört askerin ölmesine yol açan teğmene dokuz yıl iki ay ceza verildi.&lt;p&gt;
Dava birkaç gün önce karara bağlandı.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
Nöbette uyumak suç... Lâmı cimi olmaz. Nöbet tutuyorsan, adam gibi tutacaksın.&lt;p&gt;
Onu yakalayan komutanın cezalandırma hakkı vardır.&lt;p&gt;
Nitekim asker ocağının, yan gelip yatma yeri olmadığını biliyoruz.&lt;p&gt;
Hele nöbetteyken, şakası bile olmaz.&lt;p&gt;
Olmaz da o suçun cezası, pimi çekilmiş el bombasını eline tutuşturmak mıdır?&lt;p&gt;
Her suçun bir karşılığı vardır. &lt;p&gt;
Hangi durumda hangi cezanın verileceği, kara kaplı kitapta yazar.&lt;p&gt;
Açar bakarsın, ona göre cezayı verirsin.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
O zaman, herkes kafasına göre kursun suç-ceza ilişkisini.&lt;p&gt;
Mesela... Söz dinlemeyen, tavsiyelere uymayan ve tedavi sırasında huysuzluk eden hastalara doktorlar iğneyi bassın, öldürsün.&lt;p&gt;
Uçağın kurallarına uymayan yolcuları, hostesler pilota danışmak suretiyle uçaktan aşağı atsın.&lt;p&gt;
Öğretmenler dersine çalışmamakta ısrar eden öğrencileri dayakla hastanelik etsin.&lt;p&gt;
Yazar milleti, yazılarını yanlış anlamaktan vazgeçmeyen okurların ayağına mermi yağdırsın.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
Sobanın külünü balkondan savurup döken komşusunu uyaran biri, 'komşu komşunun külüne muhtaçtır' geyiği ile karşılaşması halinde nasıl karşılık verecek?&lt;p&gt;
Elbette o da 'kurşun külden daha değerli olsa gerektir' deyip yağdıracak!&lt;p&gt;
Öyle mi? Böyle mantık olmaz.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
Teğmen 'ceza olarak değil, eğitim amaçlı' verdiğini söylüyor el bombasını askerin eline.&lt;p&gt;
Ona verilen cezaya bakınca, asıl dokuz yıllık o cezanın eğitim amaçlı olduğu görülüyor.&lt;p&gt;
Dört askerin hayatı karşısında dokuz yıl...&lt;p&gt;
Yargıç, gel o zaman ben de senin eline vereyim, eğitim amaçlı pimi çekilmiş bir el bombası deseydi daha makul olurdu.&lt;p&gt;
***&lt;p&gt;
Nöbette uyumalar az görülür bir şey değil. &lt;p&gt;
Sebebi ise, yirmi yaşına gelen her delikanlının askere alınması.&lt;p&gt;
Askerliğe uygun olan var, uygun olmayan var. &lt;p&gt;
Herkes terzi olamayacağı gibi, herkes asker de olamaz.&lt;p&gt;
Geçersin profesyonel sisteme, nöbette uyuyanı yakaladığında da kitaptaki en ağır cezayı verirsin.&lt;p&gt;
'Her Türk asker doğar' güzel bir slogan ama demekki bazıları o kalıba uymuyor, öyle doğmuyor.&lt;p&gt;
Nöbet bile tutamayan delikanlı, elinde bombayı nasıl tutsun?&lt;p&gt;
Deli danalar gibi sağa sola koşturur, sonunda da patlatır.&lt;p&gt;
Ne oldu şimdi? O patlayan bomba sayesinde kim ne öğrendi? &lt;p&gt;
Vatana millete ve mala davara ne faydası oldu?&lt;p&gt;
Dört asker mezara girdi, teğmense cezaevine. Maksat bu muydu?&lt;/font&gt;</description>
         <author>Mehmet Şeker</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>İbrahim Kahveci: Doğan hisseleri borsada bir kuruşa düşer mi?</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19676&amp;y=ibrahimkahveci</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Geçen hafta Soner Gedik CNBC-E ekranında şu sözleri söylüyordu: 'Ben yatırımcı olsam bu belirsizlik süreci performansta olumsuzluk yaratıyor gözüküyor. Ama diyelim ki davaların olumsuz sonuçlanması söz konusu oldu. En kötü durumu düşündüğünüzde nasıl bir oyun planı içinde olacaksınız? Bunu sadece biz değil tabii yabancı ortaklarımız ve küçük ortaklarımız var onlar da düşünüyorlar. Bu vergi davalarının gerçekten vergi ödenecek hale geldiğini düşünürseniz bu rakamın şu anda 1,43 değil 0,1 olması lazım.'&lt;p&gt;
Açıklama aslında benim günlerce okuyucularımızın ve kamu otoritelerinin dikkatine sunduğum soruya bir cevap niteliğinde. Vergi cezaları tahsil aşamasına gelirse küçük ortaklar ne olacak? Sorunun cevabını Soner Gedik verdi 'Hisselerin fiyatı bir kuruş olması lazım' diyor. &lt;p&gt;
Peki, madem böyle bir risk var, yani olay bir yönetim hatasından doğan ve binlerce ortağı mağdurlar listesine eklenebilecekse korunma yolu ne? Mesela 'satın' demek çözüm mü? Yani Ahmet Mehmet'e satsın, Mehmet İsmet'e ve sonra İsmet ne yapsın? Yani bu hisseler satmakla ortadan kalkacak ve mağduriyet sorunu oluşmayacak mı? &lt;p&gt;
Borsada büyük ortakların dolandırıcılıklarına karşın küçük ortaklara şu 'satsaydılar' teorisini ortaya atanlara karşı aslında Doğan hisseleri de bir örnek teşkil ediyor. Yani borsada sorunlar satmakla çözülmez bunu artık beynimize kazıyalım, öğrenelim. &lt;p&gt;
Sermaye piyasalarında sorunlar temelden çözülmelidir. Mesela Doğan hisselerinde 1 kuruş senaryosu ihtimal dâhilinde mi? O zaman ne olacak? Küçük ortakları büyük ortağın uygulamasından kim nasıl koruyacak? &lt;p&gt;
Sorumuzu biraz daha açalım: Mesela hisselerin bir kuruşa düşme ihtimalini piyasa otoritesi olan SPK (Sermaye Piyasası Kurulu) biliyor muydu? Eğer biliyordu ise Doğan Holding ve Hürriyet Gazetesi'nde yeni hisse satışlarına izin verilirken gerekli önlemler alındı mı? &lt;p&gt;
Veya şimdi Doğan Yayın Holding 2006 yılında devredilecek hisseleri de içeren sermaye artırımına gidiyor. Hisseler 1,00 TL'nin, yani nominal değerin üzerinde ve rüçhan hakkı nedeniyle küçük ortaklar bu sermaye artırımına katılmazsa zarar durumundalar. Ya katılırlarsa ve davalar olumsuz sonuçlanırsa ortaya çıkacak bir kuruşluk fiyatı ne olacak? &lt;p&gt;
Çok fazla soru sorduk. Çünkü cevabı bilinmeyen bir oyun arenasında küçük hissedarların Soner Gedik'in fiyat teorisini bir bakıma hiçe saydıklarını görüyoruz. Ama 'acaba hiçe saydırılmış gibi bir durum mu var' diye de sormadan edemiyoruz. &lt;p&gt;
Doğan hisselerinin ne olacağı büyük oranda vergi kaçağı ve cezalarının sonucuna bağlı olacaktır. Bunu artık biz değil Soner Gedik de söylüyor. Böyle bir durumda şirketlerin yatırımcılardan yeni hisseler toplamasına izin verilmesi ne kadar kanuni ve ne kadar etik diye sormadan edemiyoruz. &lt;p&gt;
Piyasanın şekillenmesi elbette bağımsız şartlara bağlı bırakılabilir. Ama geleceğin bu kadar belirsiz olduğu bir durumda yeni risklere izin vermek ne kadar adil olacaktır? Hatta bu risklerin 2016 tarihli hisse devrini içermesi de ayrı bir soru olarak karşımızda dururken. &lt;p&gt;
Bu sorun sermaye piyasamızda çağrı yöntemini yeniden akıllara getiriyor. Büyük ortakların uygulamalarına sıkı sıkıya bağlı olan küçük ortaklar büyük ortak değişiminde neredeyse 'sadece satın' seçeneğine bırakılması ne kadar adil olabilir? &lt;p&gt;
Veya küçücük hisse oyunlarına yıllarca hapis cezası öngören bir SPK Kanunu'nun iş patronlar olunca ne kadar aciz kaldığını artık görmemiz gerekiyor. Bu konuyu daha derinden irdeleyeceğiz.&lt;/font&gt;</description>
         <author>İbrahim Kahveci</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>İsmet Badem: Bu ceza yok eder</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19686&amp;y=IsmetBadem</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Aylar,Yıllar dolusu cezalar yağmur gibi yağdı. Mesleği basketbol olan koç ve oyuncular için zor bir dönem başlıyor.&lt;p&gt;
Türk Basketbol Tarihinin en utanç verici, en kötü ve en yaralayıcı olayı karşısında basketbol federasyonu ceza kurulunun vermiş olduğu cezalar açıklandı. Yaşam da, bazı hatalar vardır ne olursa olsun telafisi mümkündür. Kavgalar gürültüler, hatta bazen insan yaşamında Allah göstermesin ölüm ile biten konularda, illa bir yerinde su götürür tarafı olabilir. Ancak Cemal Nalga olayında doluya koysan olmuyor! Boşa koysan olmuyor! Bu olayların su yüzüne çıktığı gün, Ben net bir şekilde açıklamıştım. Başkan Adnan Polat ve yönetim tek başına karar vermesinin mümkün olamayacağını düşünerek, gerekirse gene kurulu acil olarak toplayarak verilecek cezalar açıklanmadan ligden çekilmelerinin en hayırlı karar olacağını açıklamıştım. Türkiye'de bu güne dek olmayan bir ayıba karşılık, anlayışlı davranmak mümkün değil. Adnan Polat'ın kendisi Federasyon başkanı olsa bu cezalardan aşağısını vermez, veremezdi. Bence tahkime gidilir. Ama tahkiminde bu cezalar konusunda fazla bir indirim yapacağını sanmıyorum. Çünkü ben bunları baştan tahmin ettim. Bana sorulan her medya kuruluşuna bu cezalara yakın yorumlar yaptım. Köşemde ki,yazılarımda değindim. Bekliyordum. Şaşırmadım. ŞİMDİ TOP GALATASARAY YÖNETİMİNİN VERECEĞİ TARİHİ KARARDA. Ya seslerini çıkarmayıp, kupada oynamamayı, küme düşmeyi kabul edecekler. Ya da belli bir süre erkekler basketbol şubesini tatil edecekler.&lt;/font&gt;</description>
         <author>İsmet Badem</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
      <item>
         <title>Mustafa Kutlu - Spor: Kartal kanatlandı</title>
         <link>http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=19685&amp;y=MustafaKutluSpor</link>
         <description>&lt;font class=&quot;metin&quot;&gt;Maçtan önceki günlerde Daum'un verdiği beyanat kafaları karıştırmıştı. Daum 'Beraberliğe razıyız' diyordu. Bir hoca maçtan önce böyle konuşamazdı. Bu tutum takımın motivasyonunu bozar en azından kazanma azmini kırardı.&lt;p&gt;
Daum kurt hoca. Bu sözü boşuna söylemedi. Bence bu söz ile Beşiktaş'ın sert tutumunu, heyecanını kırmak istiyordu. Bu tür taktik çıkışlar bazan faydadan çok zarar getirir. Nitekim Beşiktaş değil Fener gevşemiş oldu. O kadar ki birkaç isim dışında sahada Fenerbahçe'ye layık bir oyun çıkaran yok gibiydi.&lt;p&gt;
Yine de ilk devre dengeli geçti.&lt;p&gt;
Hemen herkesin maç sırasında ve maçtan sonra penaltı olduğunu söylediği Gökhan Gönül'ün düşürülmesi yerinde değerlendirilmiş olsaydı; yani penaltı verilseydi daha yirmibeşinci dakikada Fener öne geçecek maçın gidişatı değişecekti. Ama bu hakkaniyetli değil şansa bağlı bir durum olurdu. Çünkü çalışan, savaşan, galibiyeti isteyen Beşiktaş idi. Beş maçtır yenemedikleri Fener'i bu maçta yenmek ve zirve yarışındaki yerlerini sağlama almak istiyorlardı. Denizli bu maçı çok mühimsemiş ve takımını iyi motive etmişti.&lt;p&gt;
Hatta memnun olmadığı -Bunu hiç anlamış değilim, takımın en iyi elemanıdır- Tello'ya da yer bulmuştu ki, ikinci golün pasını bu futbolcu verdi.&lt;p&gt;
Beşiktaş ikinci yarıda kazanma niyetini iyice ortaya koydu. Buna mukabil ortalarda gözükmeyen Alex oyundan düşüp, Emre'de sakatlanınca Fenerbahçe'nin omurgası çöktü. Kâzım'ın laubali biçimde kırmızı kart görmesi olanların üzerine tuz-biber ekti.&lt;p&gt;
Burada bir noktaya daha değinmeliyiz. Sezon başında takım arkadaşı ile kavga ettiği için gönderilmesine ramak kalan İbrahim Üzülmez bu maçın yıldızı oldu.&lt;p&gt;
Fink'e bilerek ve görerek yaptığı ortaya Finke'nin attığı vole gol olunca sahalarda seyrek görülen bir tabloya şahit olduk. Bu gol dağılmaya yüz tutmuş Fener'i dağıttı diyebiliriz.&lt;p&gt;
İbrahim Üzülmez, mücadele azmi, bitmek bilmeyen enerjisi, tecrübesi, bu maçtaki performansı ile, hem kaptanlık için, hem tüm futbolcular için örnek bir tutum sergiledi.&lt;p&gt;
Denizli üst üste altıncı galibiyetini aldı. Bu sırada rakipleri puan kaybettiler. Evet lig uzun ve Beşiktaş'ta henüz taşlar yeni yeni yerine oturuyor. Mesela Holosko devreye girmedi daha.&lt;p&gt;
Fenerbahçe ise bu yıl 'durumu idare eden' bir iyimserlik içinde. Deplasmanlarda (Antep, Kayseri) puan veriyor, Kadıköy'de kazanıyor. Bu gidiş sürerse rakiplerinden geride kalır. Ayrıca devre arasında mutlaka gerçekten golcü olan bir santrafor almalıdır. Ne Kâzım, ne Guiza, ne de Semih bu işin hakkından gelebiliyor.&lt;p&gt;
Beşiktaş taraftarı ile barıştı (Küçük bir grup hariç). Galibiyetler sürdükçe taraftar desteği de artacak ve sezon başında bu işe pek hevesli olmayan Denizli'nin hedefe kilitlenmesi daha sıkılaşacak. &lt;p&gt;
Temiz bir maç oldu, Beşiktaş net bir galibiyet aldı, tebrik ediyoruz.&lt;/font&gt;</description>
         <author>Mustafa Kutlu - Spor</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
         <pubDate>Mon, 23 Nov 2009 16:00:00 -0800</pubDate>
      </item>
   </channel>
</rss>
<!-- fe1.pipes.sp1.yahoo.com uncompressed/chunked Tue Nov 24 02:20:14 PST 2009 -->
