<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0" xmlns:geo="http://www.w3.org/2003/01/geo/wgs84_pos#" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" xmlns:yt="http://gdata.youtube.com/schemas/2007">
   <channel>
      <title>Evrensel - Yazarlar</title>
      <description>Pipes Output</description>
      <link>http://pipes.yahoo.com/pipes/pipe.info?_id=feb6207e30de1016bc9816a6a9f26cc1</link>
      <pubDate>Tue, 24 Nov 2009 00:17:36 -0800</pubDate>
      <generator>http://pipes.yahoo.com/pipes/</generator>
      <item>
         <title>İZZETTİN ÖNDER - Dinin kapitalizme örtü yapılması</title>
         <link>http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=61406</link>
         <description>&lt;br /&gt;Din ve kapitalizm; ikisi de toplumsal yaşamı oluşturan ve bunun içinde bireyin düşünce ve davranış kalıplarını şekillendiren dokular veya ortamlar olarak görülür. Din olgusunun manevi değerleri öne çıkardığı, buna karşın kapitalizmin ise dünyevi çıkarları yeğlediği yadsınamaz bir gerçektir. Dindar, özellikle de İslam felsefesine yönelik bir birey için dünya yaşamı öbür dünyanın temelini oluşturduğundan, bu birey için ebedi hayat karşısında dünyevi geçici heves ve hırslar hiçbir değer ifade etmediği gibi, hatta ebedi yaşamın dünyevi hırslara feda edilmesi de kesinlikle söz konusu olamaz. Bu düşünceleri biraz da felsefik ifadelere dökmeye çalışırsam, diyebilirim ki yaşam kodu olarak, dindar birey moral değerlere yönelik iken, kapitalist birey maddi değerlere önem verir.&lt;br /&gt;

Dindar bireyin moral değerlere önem vermesi, hiçbir şekilde dünyevi faaliyetlerden, yani ekonomik çabalardan uzak durması anlamına gelmediği gibi, tam tersine; topluma yapabileceği katkıları toplumdan esirgememesi kutsal bir görevdir. Ancak, bireyin topluma yapabileceği katkının sömürüye dayanmaması, sadece ahlaksal bir yargı olmayıp aynı zamanda dinsel düşünce ve felsefe gereğidir de. Dinlerin oluşum dönemlerinde ekonomik sistemler henüz oluşmamış ve günümüzdeki gibi sermaye kategorik olarak ortaya çıkmamış olmakla beraber, çalışmadan kazanç temin etme ya da emeğin hakkına saygısızca saldırı gibi uygulamalar doğal hukuk kurallarına aykırı olduğu kadar, kutsal düşüncelerle de taban tabana zıttır. &lt;br /&gt;

Hal böyle iken, hatta geçen haftaki yazıda da belirtmiş olduğum üzere, Smith’in de ahlaksal normların ekonomik faaliyetlerdeki önemini belirtmiş olmasına karşın, zamanla hemen tüm kurallar büyük bir değişime uğratılarak, toplumsalcılıktan aşırı bireyselciliğe geçiş ve bireysel hırsın toplumsalcı şuurun önüne geçmesi, dinsel felsefe ve öğreti karşısında ekonomik dürtülerin başarı sağlaması ve bireyi kendi yönlendirmesi altına alması anlamına gelmektedir. Moral değerlerle maddeci görüşler arasında, ikincisi lehine oluşan büyük çatlak bireyi metalaştırırken, ne hazindir ki, bu büyük dönüşümün içselleştirilmesinde felsefik kökenlerinden kopartılmış ve şekli ritüellere büründürülmüş olan bir din anlayışı emperyalizme çok büyük bir hizmet vermektedir. &lt;br /&gt;

Emperyalizmin İslam dünyasına dayattığı “Ilımlı İslam” görüşü, yukarıda anlatılanlar açısından çok büyük bir önem taşımaktadır. Zira, büyük mücadeleler sonunda hezimete uğratılan reel sosyalizmin yerini İslam dünyasının alabileceği düşüncesi ile irkilen Batı emperyalizmi, bir yandan “Radikal İslam” yaygarası ile İslam dünyasını içten çürütmeye ve karartmaya çalışırken, diğer yandan da çürütülen dokuyu “Ilımlı İslam” tezi ile felsefik kökenlerinden uzaklaştırıp, şekli uygulama biçimine dönüştürmeye çalışmaktadır. &lt;br /&gt;

Emperyalizm, bir yandan laikliği reddederek akılcı yoldan kapitalist sömürünün algılanıp mücadele yollarını kapatırken, aynı zamanda da dini felsefik kökenlerinden kopartıp şekli uygulama biçimine sokarak, sömürünün meşrulaştırılmasına moral zemin hazırlamakta ve sömürülenleri bilinçlenme zemininden uzak tutmaya çalışmaktadır. Her işi ehline yaptırmada büyük deneyim ve hüner sahibi olan Batı, felsefik ve moral temellerinden uzak salt şekli uyugulamalara evrilmiş olan pratikleri de din kisvesi altında İslam dünyasına yuttururken, maalesef, günümüzde de böylesi bir tarihsel şansı kullanmada bir beis görmemektedir. Türkiye, böylesi bir süreç içinde sürüklenirken, hızla destabilize edilmekte, kurumları çökertilmekte ve yeniden biçimlendirilmeye hazır konuma doğru hızla yol almaktadır. &lt;br /&gt;

Samimi dinin felsefik temelini moral değerler oluşturup, samimi dindarın toplumla ilişkisinde, topluma verebildiği kadarını vermek, ihtiyacı kadarını çekmek ilke olduğu halde; kapitalistin felsefik temelini maddi değerler oluşturmakta, kapitalistin toplumla ilişkisi ise toplumdan azamiyi almak, topluma asgariyi vermek şeklinde formülleştirilebilir. Böylesi bir dönüşümde, din dinciliğe dönüşür ve sömürücü kapitalist düzenin üzerini bir perde gibi örterek, sistemi ve sömürüyü meşrulaştırıcı ahlaksız işlevi yüklenir. &lt;br /&gt;

Günümüzde yaşadığımız bu derin dönüşümü, bazı örneklerle, gelecek hafta ele almayı düşünüyorum. 															 &#13;
&#13;
															 &#13;
																 &#13;
															 &#13;
&#13;
														&#13;
													 &#13;
												 &#13;
&#13;
											&#13;
										</description>
         <author>İZZETTİN ÖNDER</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
      </item>
      <item>
         <title>ÇETİN DİYAR - Dersim, Amed, &#13;
Colemêrg…</title>
         <link>http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=61412</link>
         <description>&lt;br /&gt;İçişleri Bakanı Atalay, mecliste yapılan görüşmelerde, ‘açılım’ kapsamında yapılması planlanan düzenlemeler arasında Kürtçe yer isimlerinin iade edilmesi konusunun yer aldığını açıklamıştı. Kürtçe yer isimleri tartışması, özellikle CHP’li Onur Öymen’in Dersim katliamını savunan konuşmasından sonra, ‘Dersim’ adı üzerinden sürdürüldü. Başbakan Erdoğan da, “Dersim’de olanları savunanları ben insanlık noktasında nasibini almamış olarak değerlendiriyorum” açıklamasını yaparak, 1935’te ‘Tunçeli’ olarak değiştirilen Dersim adını kullanmıştı. Bakan Atalay, Moskova’da katıldığı bir konferanstan sonra gazetecilerin ‘Dersim’ isminin iade edilmesi talebiyle ilgili olarak sorduğu soruya, “İl isimlerinin değiştirilmesini hiç onaylamıyorum” yanıtını verdi. Ardından ilçe ve il isimlerinin değiştirilmesinin ancak TBMM tarafından yapılabileceğini ve  “öyle şeyin olacağını zannetmediğini” söyledi.&lt;br /&gt;

Cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyon/Türkleştirme politikaları nedeniyle adı Kürtçe, Ermenice, Rumca, Arapça olan binlerce yerleşim biriminin adı değiştirildi.  Bugün Dersim katliamı üzerinden sürdürülen tartışma, geçmişte yapılanlarla hesaplaşmadan demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü yönünde adım atmanın olanaklı olmadığını göstermiştir. Bakan Atalay’ın il ve ilçe isimlerinin değiştirilmene karşı çıkması, AKP’nin “çözüm”ü ile halkın talepleri arasındaki mesafeyi göstermesi bakımından uyarıcıdır. Başta Dersim olmak üzere Kürt coğrafyasında adları değiştirilen kentlerde yaşayanlar, yapılan katliamlar ve asimilasyon politikalarıyla yüzleşme üzerinden eski isimlerini geri istiyor. Beşir Atalay ise, adı değiştirildiği halde hala eski adı kullanılan köylerin isimlerini iade edebileceklerini söylüyor. Kürt halkı anadilde eğitim istiyor; AKP Hükümeti, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğini söylüyor. Kürt halkı Bölgede adı yıllardır cinayet, katliam ve işkenceyle anılan koruculuk sisteminin, özel timin, JİTEM’in dağıtılmasını istiyor; ‘açılım’dan sorumlu Bakan Atalay, “terörle mücadeleyi aksatmayacak şekilde yol kontrollerinin azaltılması”nı çözüm olarak sunuyor.&lt;br /&gt;

Son Dersim tartışmasında olduğu gibi, Kürt sorunu üzerinden gündeme gelen her tartışma, egemenlerin geleneksel inkârcı politikaları sürdürme olanaklarını giderek daraltmaktadır. Zaten AKP Hükümetinin Kürt sorununu çözme iddiasıyla açıkladığı ‘açılım’ politikası da bu gerçekliğe dayanıyor. AKP Hükümeti, geleneksel politikaların sürdürülemezliği üzerinden Kürtlerin ulusal demokratik mücadelesini etkisizleştirmeye ve Kürt halkını yedeklemeye yönelik hamleler yapmaya çalışıyor. Kürt halkının talep ve beklentilerini karşılamak yerine bazı düzenlemeler yaparak bunların içini boşaltmayı amaçlıyor. Kürtçe köy isimlerinin iade edilebileceğini ama kentlerin isimlerinin değiştirilemeyeceğini söylemek, tam da bu politikaya denk düşüyor. Bulgaristan’da Türklerin adlarının değiştirilmesi karşısında bunun ne büyük bir mezalim olduğunu dünyaya anlatanlar, iş kendi gerçekleriyle yüzleşmeye gelince aynaya bakmaya korkuyorlar. Ama korkunun ecele faydası yoktur; bu ülkede demokratikleşmeye giden yol geçmişle hesaplaşarak Kürt, dili, Kültürü ve tarihiyle ilgili gerçeklerin tartışılmasından geçiyor. ‘Açılım’ın sınırları zorlanarak bu hesaplaşmanın gerçekleştirilebilmesi ve ülkenin demokratikleştirilmesi, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Kürt halkı ve bütün emek ve demokrasi güçlerinin mücadeleyi yükseltmesinden geçiyor. Dersim, Amed, Colemêrg…Bugün barış ve kardeşlik köprüsünü kurmak için Kürtçe yer adlarının sahiplenerek daha yüksek sesle dillendirilmesi gerekiyor. 															 &#13;
&#13;
															 &#13;
																 &#13;
															 &#13;
&#13;
														&#13;
													 &#13;
												 &#13;
&#13;
											&#13;
										</description>
         <author>ÇETİN DİYAR</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
      </item>
      <item>
         <title>MUSTAFA YALÇINER - Adaletin halleri</title>
         <link>http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=61416</link>
         <description>&lt;br /&gt;Adalet bakanı basın toplantısı yapıp açıklıyor: Beş yılda 69 hakim ve savcı dinlenmiş! “Sadece” diyor, az olduğunu belirtiyor; çünkü toplamları on bir binmiş! Bunun 56’sı Ergenekon davası bağlantılı olarak dinlenmiş.&lt;br /&gt;

“Sadece” 56, ama kimler dinlenmemiş ki!&lt;br /&gt;

Eskiden devrimciler dinlenirdi sadece. Bir de Mafya falan. Ardından yayıldı. Eskiden sadece düzen karşıtlarıyla düzen dışı olanlarla sınırlıydı dinleme. Anlaşılırdı bu; düzen kendisini korumaya almıştı. Düzenin sahipleri olağan günlerde de birbirleri hakkında bilgi toplar, dosya tutarlardı, ama giderek çığırından çıktı. Eskiden örneğin asker hakkında bilgi toplanmazdı ya da toplanamazdı. Cesaret işiydi. Zaten bilgi toplayıcılar, toplayıcı mekanizma, MİT gibi kurumlar asker denetimindeydi. Başında genellikle generaller olurdu. 28 Şubat sonrası bir haller oldu. Irak tezkeresinin reddinin ardından sadece çuval olayı gelmedi. Dağlıca ya da Aktütün çatışmalarının görüntüleri, tekmili birden internete, başta Taraf olmak üzere gazete manşetlerine haber olarak düşmeye başladı. Sinek uçsa kurmay odalarında haberdar olmaya başladık. Bir general odasında ya da bir hastane başhekimiyle mi konuşmuş, ertesi gün öğrenir olduk. Ordu, kendi güvenliğini alamaz hale düştü. Kaç darbe yapmış olanlar, bu kez “Valla billa darbe hazırlığı yok!” deme noktasına, savunmaya geriletildi. İmza benim değildi, sahteydi kağıt gibi delil yetersizliğinden medet umma durumuna düşüldü. Demek ki o da dinlenebiliyordu.&lt;br /&gt;

Tamam “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı” (TİB) kurulmuştu ve doğrudan Başbakan’a bağlıydı. Ama nasıl oluyordu?.. Burnundan kıl aldırmayanlar, yalnızca dinleyenler nasıl oluyor da dinlenmeye başlıyordu? Üstelik dinliyor/dinletiyor görünen AKP hakkında Anayasa Mahkemesi’nin “irtica odağı” diye kararı vardı. Kararda, suç merkezi olduğu belirtilmişti. Ve paradoksa bakın ki, son dinleme ve haber, Albay D. Çiçek’in iki kez tutuklanmasına neden olan “irticayı önleme planı” ile ilgiliydi. Eskiden irtica önlenirdi ve irtica önleyiciler, göğüslerini gere gere ‘Önledik’ derler; bunun için her türlü tedbiri alırlardı. Yasal olan, geçerli olan buydu! Ya şimdi?.. Sanki irtica suç olmaktan çıkmış gibi, sanki Fethullah dinci ve mürteci değilmiş ve sanki AKP yüksek mahkeme kararıyla irtica odağı ilan edilmemiş gibi, irticaya karşı mücadelenin planının yapılması bile suç nevinden sayılıyordu! “Yapmadık” deniyordu. Demek ki “köprülerin altından çok su akmış”…&lt;br /&gt;

İşte şimdi sıra hakim savcılardaydı. Örneğin 28 Şubat’ı kim hatırlamaz?.. Hakim savcılar da 28 Şubat’ın içinde değiller miydi? Brifingler en başta onlara veriliyor, onlar da destekleyen kararlar alıyorlardı. İttifakı saptayanların, şimdi yargıyı dinlemeye almaları herhalde beklenmeliydi. 56 kişi dinlenmiş, çok mu?&lt;br /&gt;

Bakanlık müfettişleri istemiş, bakan onay vermiş, bir başka yargı organı mahkeme bulunmuş, karar alınıp dinleme yapılmış… Yargıtay da dinlenmiş, Ergenekon soruşturmasının başında görünen başsavcı da, ‘Gül yargılanmalı’ kararını veren Sincan yargıcı da, YARSAV başkanı da... Ama bunlar adaleti dağıtmıyorlar mıydı “millet adına”? Ordu ülkeyi korumuyor muydu? O nedenle önüne gelen “Aman kurumları yıpratmayalım; orduyu, yargıyı yıpratmayalım” diye ortalıkta dolanıyor.&lt;br /&gt;

Tabii ki sorun kurumlarda değil. Ne dinci motiflerle Amerikan iş birlikçiliği yapan neoliberaller, ne de tüm zalimlikleri Atatürkçülükleriyle açıklayanlar kurumların zedelenmesi yanlısı değillerdir. O kurumlar düzenindir, düzeni savunur, korur. Ama YÖK’te olduğu gibi başına kim gelirse, boruyu o öttürür. Yargı, yani adalet açısından şimdi Zekeriya Öz de hukukçudur, O. Kaçmaz da... Adalet Bakanlığı müfettişleri de öyle, Eminağaoğlu da...&lt;br /&gt;

Ve adaletle siyasetin ayrı olduğuna inanması istenen millet dağıtılacak adaleti beklerken, kılıçlar çekilmiş, gözler oyulmaya çalışılır. Ama zaten adaletin gözü bağlı derler! 															 &#13;
&#13;
															 &#13;
																 &#13;
															 &#13;
&#13;
														&#13;
													 &#13;
												 &#13;
&#13;
											&#13;
										</description>
         <author>MUSTAFA YALÇINER</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
      </item>
      <item>
         <title>CENGİZ BEKTAŞ - İngilizce bildiğini kanıtlamak...</title>
         <link>http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=61438</link>
         <description>&lt;br /&gt;Geçen hafta Ankara’da uluslar arası bir toplantıdaydım.&lt;br /&gt;

İran, Japonya, Avustralya, Rusya, Finlandiya, Kolombiya, İspanya, Almanya’dan birer ikişer kişi katılmışlardı bu toplantıya. Geri kalanlar büyük çoğunlukla Türklerdi...&lt;br /&gt;

Çeviri düzeneği vardı...&lt;br /&gt;

Çok başarılı düzenlenmişti...&lt;br /&gt;

Eş konuda çalışanları bir araya getirip deneyim paylaşımı sağlandı. Herkes her yerde yapılan çalışmalardan bilgilenmiş oldu. Yanlışlardan, doğrulardan pay aldılar.&lt;br /&gt;

Küresel ölçekte yaygınlaşma, yararlanma örneğiydi etkinlik. Anamalcı düzenin küreselleşmesi değildi...&lt;br /&gt;

Yurt dışında, yurt içinde sayısız toplantıya katıldım. Çeviri düzeneğinin zorunluluğu tartışılmaz bu tür toplantılarda.&lt;br /&gt;

Bulunduğunuz ülkenin dilinden İngilizceye, İngilizceden o ülkenin diline çeviri yapılır doğal olarak. Çoğunluğun diliyle konuşulup, öteki dile eş süreli çeviridir alışılmış olan. Toplantı yerinde yüz Türk dışında, örneğin 7-8 yabancı varsa, doğrusu Türkçe konuşmaktır. Böylece büyük çoğunluk sizi doğrudan kendi dilinden anlamış olur. Geri kalan için de çeviri düzeni işler...&lt;br /&gt;

Bizde ilginç bir tutum gelişti son yıllarda... Türk konuşmacılar Türk dinleyicilere İngilizce konuşur oldular. (Çeviren o konuyu bilmiyorsa çeviri de öyle oluyor işte... Ben mimarsam tıp dilini nasıl çeviririm?) Bu ne biçim beceri gösterisidir?  Anlamak olanaklı değil...&lt;br /&gt;

Yoksa sonunda hepimiz İngilizce mi konuşur olacağız? Kendi diliyle düşündüğünü dile getiremeyen bana ne anlatabilir? &lt;br /&gt;

Binlerce yıllık geçmişi içinde bu türlü değişim, yaşadığımız topraklarda birkaç kez görülmüştür. Ama tersi de söz konusu... Örneğin bir çağlarda Anadolu’nun dili Latince olsun diye dayatmıştır yönetenler. Becerememişlerdir... Helence ya da bu gün bizim deyişimizle Rumca konuşmayı sürdürmüşlerdir Anadolulular...  Osmanlı da, Farsça, Arapçayla çorbaya dönmüş bir dili geçerli kılamadı Anadolu’da... Halk kendi dilini kullanmayı sürdürdü... Günü geldiğinde aydınları da buna zorladı bir bakıma...&lt;br /&gt;

Bir çağlarda ortak dil olarak geçerli kılınmağa çalışılan Esperanto’nun yerini İngilizce tuttu bu gün. Ortak anlaşma dili oldu... Ama herkesin ana dili yerine geçmedi...&lt;br /&gt;

Hiç bir dili kendi anadili gibi konuşamaz kimse.&lt;br /&gt;

Kendi dilimizi, konuyu bile bilmeyen birinin çevirisinden anlamağa çalışmalarına  neden zorluyoruz ki insanlarımızı?&lt;br /&gt;

Bu acınacak bir sömürge ülkenin insanlarının durumudur. Kaldı ki günümüzde sömürgeler bile kurtuldu bu tinsel durumdan.&lt;br /&gt;

Bizde ise üniversitelerimizde bile İngilizce öğrenim yapılıyor yıllardır. Üstelik bunu yaygınlaştırmağa çalışıyorlar.&lt;br /&gt;

Olmaz, olamaz! 															 &#13;
&#13;
															 &#13;
																 &#13;
															 &#13;
&#13;
														&#13;
													 &#13;
												 &#13;
&#13;
											&#13;
										</description>
         <author>CENGİZ BEKTAŞ</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
      </item>
      <item>
         <title>EVRENSEL’DEN - Medyanın kolay devrimleri!</title>
         <link>http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=61399</link>
         <description>&lt;br /&gt;Gazetelerin yayın politikaları, ne kadar modern teknik donamına sahip olurlarsa olsunlar, onların gazeteciliklerinin çapına dair ciddi bir gösterge oluşturur. Bu gerçeğe çarpıcı bir örneği, dünkü Radikal’in manşetine bakarak görebiliriz.&lt;br /&gt;

Başbakan Erdoğan’ın “Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de analar ağladı...” sözlerini manşetine taşıyan Radikal gazetesi, başlığında da ‘Bu bir tür devrim’ ifadelerini kullandı.&lt;br /&gt;

Bu kolay devrim tespiti karşısında, ‘Bu ne tür bir devrim acaba’ diye sormadan etmek mümkün mü? Radikal bu sorunun geleceğini beklemiş olacak ki, üst başlığında da ‘Merkez sağda bunlar hiç söylenmemişti’ demiş.&lt;br /&gt;

Aslında bu örnek, çağımızda ‘söylem’ ile ‘gerçek’ arasındaki farkın medya eliyle nasıl silikleştirildiğini de gözler önüne seriyor. Eğer söz yeterli ise o zaman Erdoğan’ın bir süre önce Diyarbakır’daki gösterilerin bastırılması için “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yapın” sözlerini nereye koyacağız? Bu sözler anaların ağlaması için talimat değilse nedir? Dersim katliamındaki talimatla, bu talimatın bir akrabalığı yok mudur gerçekte?&lt;br /&gt;

İçişleri Bakanı Atalay, daha geride bıraktığımız hafta gazetecilerin soruları üzerine “Dersim” adının geri verilmesi talebine “Böyle bir şey düşünmüyoruz” yanıtını vermedi mi? Şimdi Erdoğan’ın söylemleri ile hükümetinin pratiği arasındaki bu derin çelişki, anaları kara kara düşündürmeyecek mi? Ya da Dersimlilere “Bu ne yaman takiye anne!” dedirtmeyecek mi?&lt;br /&gt;

Radikal ile aynı gün gazetemizin kullandığı manşet ise yine Erdoğan’a dair. Alt başlığımızda “Başbakan her fırsatta Dersim katliamını anlatırken ‘38’ belgeseli Kültür Bakanlığı tarafından yasaklandı” ifadelerine yer verirken, manşet başlığımız da Erdoğan’ın fotoğrafı ile desteklenen ‘Gerekirse ben anlatırım’ ifadeleriydi. Bu ironik başlık aslında hükümetin ‘Demokratik Açılım’ ile ‘Milli Birlik Projesi” lafları arasında salınıp duran açılımının zikzaklarını da gösteriyor bir yanıyla.&lt;br /&gt;

Radikal’in ‘devrim’ dediği durumun gerçek içeriğini görmek isteyenler, Evrensel’in manşeti ile mutlaka karşılaştırmalı. Görmek istemeyenlerin ayaklarının Erdoğan’ın sözleri ile yerden kesilmesi ise kaçınılmazdır.&lt;br /&gt;

Türkiye halklarının demokratikleşme özlemi ve beklentisinin istismarının ciddi sonuçları olacağı gazetemizde sıkça dile getirildi. Yaratılan beklenti ile atılan adımlar arasındaki derin uçurum karşısında bu ülkede yaşayan Kürtlerin yaşadıkları güven erozyonunun artık onarılamaz boyutlara ulaşacağını herkes görmek durumundadır.&lt;br /&gt;

Hükümetin, bu söylemi seçimlere kadar sürdüreceği artık biliniyor. Ancak bu söylem ile icraatı arasındaki derin uçurumun giderilmesini seçimlerde kendisine verilmesi gereken desteğe bağlarsa, bu da kimseyi şaşırtmamalıdır.&lt;br /&gt;

Ancak böylesi bir oyuna halkın vereceği yanıt ne olacaktır? Bu biraz da, basın organlarının, AKP Hükümeti’nin açılıma dair iddialarının takipçisi olması ve halkı bu açıdan doğru bilgilendirmesine bağlıdır.&lt;br /&gt;

Bu da Radikal gazetesinin yaptığını asla yapmamayı zorunlu kılıyor.&lt;br /&gt;

İyi haftalar!.. 															 &#13;
&#13;
															 &#13;
																 &#13;
															 &#13;
&#13;
														&#13;
													 &#13;
												 &#13;
&#13;
											&#13;
										</description>
         <author>EVRENSEL’DEN</author>
         <guid isPermaLink="false"></guid>
      </item>
      <item>
         <title>Sefer Selvi - Günün Karikatürü</title>
         <link>http://www.evrensel.net/foto.php?haber_id=61443</link>
         <description>&lt;img name=&quot;mansetk&quot; src=&quot; http://www.evrensel.net/fotolar/20091123/karikb.jpg &quot; width=&quot;100%&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;&quot;&gt;&lt;br&gt;&lt;center&gt;&lt;font face=&quot;tahoma&quot; size=&quot;1&quot; color=&quot;#666666&quot;&gt;&lt;b&gt;Öymen’in “Dersim’de analar ağlamasın dedik mi?” sözünden sonra Alevilerin CHP’ye gösterdiği yoğun tepkiyi Alevi oylarını kapmak için fırsat gören Erdoğan, “Sivas’ta analar ağladı...” dedi.&lt;/b&gt;&lt;/font&gt;&lt;/center&gt;&lt;br&gt;</description>
         <author>Sefer Selvi</author>
         <guid isPermaLink="false">nh_mVy6_3RG5AQCl_g6H4A_e378cfacc211fdfb29d81e960a8fbf39</guid>
      </item>
   </channel>
</rss>
<!-- fe6.pipes.sp1.yahoo.com uncompressed/chunked Tue Nov 24 00:17:33 PST 2009 -->
